Devrimci Gençlik
ŞİMDİ AKKOR ZAMANIDIR, YAKINDA YALNIZ IŞIK GÖRÜLECEKTİR!

Herkes Ulusalcı!
Bu Ülkede Hiç Milliyetçi-Faşist Kalmadı mı?
Kurtuluş Cephesi

      Amerikan emperyalizminin Küba Devrimi'nden çıkardığı en önemli ders, yıpranmış yönetimlerin değiştirilmesidir. Yıpranmış yönetim, halkın tepkilerini artıran ve yer yer bu tepkilerin açık eylemlere dönüşmesine yol açan, yani oligarşi ile halkın tepkileri arasında kurulmuş olan suni dengeyi bozmaya yönelen koşulların ortaya çıkmasına yol açar. Bu nedenle, yıpranmış bir yönetimde ısrar etmek, halkın tepkilerinin daha da artmasından başka bir anlama gelmez.
      Amerikan emperyalizminin 1980'lerin dünyasında bulduğu yeni formül ise "yıpranmış kavramların" terk edilmesi ve yerlerine yeni, ama içeriksiz kavramların geçirilmesi olmuştur. Sovyetler Birliği'nde Gorbaçov döneminde "glastnost" (açıklık), "perestroyka" (yeniden yapılanma) gibi iki sözcüğün, o güne kadar yüzü açığa çıkmış, tüm politik tutumları ve ideolojik söylemleri herkes tarafından bilinir ve anlaşılır hale gelmiş revizyonizmi nasıl şirin ve masum gösterdiğini gören emperyalizm, içeriksiz, muğlak sözcükleri "yeni" kavramlar olarak piyasaya sürmüştür.
      En bilinen örnekle, "globalizm" kavramı, herkesin istediği gibi anlam yükleyebileceği boş bir kavram olarak ortaya atılırken, aynı zamanda yıpranmış "emperyalizm" kavramının yerine geçirilmesi sağlanmıştır.[1*] Kimi çevrelerce özel olarak "küreselleşme" olarak kullanılan (çokluk "küreselleşme karşıtı" söylemini geliştiren kesimlerce) "globalizm", giderek emperyalizm kavramının unutulmasına yol açmıştır. Artık hemen herkes "globalleşme"den, "globalleşen dünyada yer almaktan" vs. söz eder hale gelmiştir.
      "Yıpranmış yönetimler" gibi yıpranmış kavramların terk edilmesinin ve yerlerine içeriksiz yeni kavramların geçirilmesinin en yaygın olduğu alan ise, ekonomidir. Emperyalizm kavramıyla, emperyalist ekonominin ve emperyalist ekonominin işleyiş biçiminin tüm ayrıntılarıyla ortaya konulduğu ve "sıradan" insanların bile anlayacağı bir hale geldiği bir ortamda, "makro-mikro ekonomi" gibi yalın akademik kavramlardan yola çıkılmış ve alabildiğine akademik görünüm altında yeni kavramlar piyasaya sürülmüştür.[2*] Son finans kriziyle birlikte bolca ve sıkça kullanılan "regülasyon", "konsolidasyon", "likit" vb. sözcükler de (ya da terimler) bu durumun son örnekleridir.
      "Eski" ya da kimilerinin "ezber" olduğunu iddia ettikleri söylemin dili ve terminolojisiyle söylersek, yapılanlar yalın bir biçimde kavram keşmekeşi yaratmaktır.
      "Felsefe, halkın teori alanındaki sınıf mücadelesini temsil eder. Halkın teoride ve düşüncede (politik, ahlaki, estetik vb.) gerçek düşünceler ile sahte düşünceler arasında ayrım yapmalarına yardım eder. İlkesel olarak her zaman gerçek düşünceler halka hizmet eder, sahte düşünceler ise düşmana hizmet eder.
      Neden felsefe kelimelerle savaşır? Sınıf mücadelesinin gerçekleri, sözcükler tarafından 'temsil edilen' 'düşünceler' tarafından 'temsil edilir'. Bilimsel ve felsefi uslamlamalarda sözcükler (kavramlar, kategoriler) bilginin 'araçları'dır. Ama politik, ideolojik ve felsefi mücadelede sözcükler aynı zamanda silahtır, patlayıcı ya da uyuşturucu maddedir. Bazen tüm sınıf mücadelesi, bir sözcüğün bir başka sözcüğe karşı mücadelesinde özetlenebilir. Bazı sözcükler kendi aralarında düşman gibi savaşırlar. Başka sözcükler vardır ki, kesin ama sonuca bağlanmamış bir muharebede muğlaklığın mevzisidirler... Felsefe, aynı zamanda en soyut ve zor uzun teorik yapıtlarda bile sözcüklerle savaşır; yalan sözcüklere karşı, muğlak sözcüklere karşı, doğru sözcükler adına 'nüanslar'la savaşır... Sözcükler üzerinde yürütülen bu felsefi savaş, siyasal mücadelenin bir parçasıdır."[3*]

      Yine "eski" söylemle, "oportünizmin ve revizyonizmin her çeşidinin ortak noktalarından birisi de, anlam karışıklığı yaratarak, birbirleriyle eş anlamlı olmayan kelimeleri eş anlamlı kullanarak aynı kategoriye sokmaktır."[4*]
      Örneğin Mao'nun "halk savaşı" terimi, bir devrim stratejisini ifade eden kavram olmasına karşın, "halk savaşı, halkın savaşıdır" gibi basit, basit olduğu kadar da içeriksiz, muğlak bir anlam yüklenilmiştir. TKP bir adım daha ileri atarak, ("öztürkçe" kullanma gerekçesinin arkasına saklanarak) "mücadele" sözcüğünü "savaşım" sözcüğü ile değiştirmiş ve böylece "halk savaşı" da, TKP dilinde, "kitle savaşımı" haline dönüşüvermiştir. "Halkın savaşımı yükseliyor", "TKP kitle savaşımını ilerletiyor" vb. türünden sözlerin çağrışım etkisinden yararlanarak kendilerini "savaşçı" bir örgüt gibi sunmaya çalışmışlar, pasifizmlerini gizlemişlerdir.
      Bugün en tipik muğlak sözcük ise, "Ergenekon" ve onun "ulusalcı"lığıdır. "Ergenekon" operasyonlarının tüm "dalgaları"yla birlikte giderek yerleşik hale gelen "ulusalcılar" söylemi, Veli Küçük'ten Yalçın Küçük'e, Doğu Perinçek'ten Kemal Alemdaroğlu'na, Yargıtay Onursal Başsavcısı Sabih Kanadoğlu'ndan Metal-İş başkanı ve Avrasya televizyonu "onursal başkanı" Mustafa Özbek'e kadar herkesi kapsar hale gelmiştir. Bütün bu "komplocu"lar listesine bir de Susurluk hükümlüsü, özel timci İbrahim Şahin eklenmiştir.
      Sol ya da solumsu yayınlara ve çevrelere göre, "Ergenekon" operasyonlarında gözaltına alınan ya da tutuklananlar çokluk "ulusalcılar"dır. Kendilerine "ulusalcı" diyenlere göre ise, operasyonun mağdurları aynı zamanda "kemalistler"dir. Doğu Perinçek açısından söz konusu olanlar "vatansever" kişilerdir. Kimilerine göre de, bütün bunlar "Ergenekon" operasyonu öncesindeki adıyla "Kızıl Elma Koalisyonu"dur.
      "Komplo" sevenler kadar, tüm toplumsal ve siyasal olayları "birilerinin" (çokluk "Amerika"nın) "komplosu" olarak açıklayanlar da "Ergenekon" operasyonlarında gözaltına alınanların ilişkilerinin "karmaşık"lığı karşısında kendi teorilerinin ne denli doğru olduğunu görerek sevinmektedirler. Hatta bazılarının "komplo teorileri" (Fehmi Koru gibi) neredeyse "Ergenekon" iddianamesinin temelini oluşturabilmiştir.
      "Ergenekon" operasyonlarında gözaltına alınanların genel "portresi", asker-sivil-polis-mafya-siyaset-medya alanlarında birbiri içine geçmiş, karmaşık ilişkiler ağının oluşturduğu "gerçek bir komplo örgütü" ortaya çıkarmaktadır.
      Bir tarafta yılların "kemalist"leri (İlhan Selçuk gibi), diğer tarafta yılların faşist-milliyetçileri, bir yanda devletin eski kontra-gerilla örgütlenmesi mensupları, öte yanda devletin emekli generalleri "ulusalcı" kimliği altında tek bir potada eritilmeye çalışılmaktadır.
      Oysa (eski Türkçe'yle) "millici"ler (yeni Türkçe'yle) "ulusalcı" olurken, kontra-gerilla her zamanki haliyle faşist-milliyetçiler ile "ülkücü mafya"dan oluşmuştur. Emekli generaller ise, "globalizm"in "ulusal devlet"leri tasfiye etmeye başladığı ve tasfiye etmesinin kaçınılmaz olduğu iddiaları ve gelişmeleriyle anti-komünist "milliyetçilik"ten anti-Amerikancı "ulusalcılığa" geçmişlerdir.
      Ya "hakiki" milliyetçiler? Daha açık ifadeyle, siyasal olarak MHP'de somutlaşan faşist-milliyetçiler "Ergenekon"un neresinde ve nasıl yer almaktadırlar?
      Bugün "Ergenekon" operasyonlarında gözaltına alınan ve tutuklanan "milliyetçiler", faşistler, geçmişin faşist-milisleri, kontra-gerilla işbirlikçileri, "medya"nın "ulusalcı" olarak tanımlamasına rağmen, hala faşisttirler, hala faşist-milliyetçidirler. Dünden tek farkları, büyük bölümü Devlet Bahçeli'nin MHP'sinde yer alırken, kalanları Devlet Bahçeli muhalifleri olarak MHP dışında kalmışlar ve değişik biçimlerde (Tercüman, Avrasya Televizyonu vb.) örgütlenmeye çalışmışlardır. "Ergenekon"un "on birinci dalga"sında gözaltına alınan Mustafa Özbek, faşist Türk Metal-İş'in başkanı olarak bu muhalefetin kilit isimlerindendir. Nasıl ki DSP-MHP-ANAP koalisyon hükümetinin kurulmasında "MHP değişti" propagandasında ifade edildiği gibi MHP'nin "değişmiş" olduğu varsayılmışsa, Devlet Bahçeli muhalifi faşistler de benzer bir "değişim"e uğramışlardır!
      "Değişim" denilen, Anadolu tefeci-tüccar sermayesinin "yeni kuşak" ilişkilerinin "değişimi"ne benzer bir değişimdir; "dini bütün" Ülker holdingin "yeni kuşak"ının "lüks çikolata devi Godiva"yı satın almasındaki "değişim"dir; takkeli ve badem bıyıklı şeriatçıların, saçları jöleli Ali Babacan'a dönüşümleridir.[5*]
      Tüm bunlar, 1991'de Sovyetler Birliği'nin dağıtılmışlığıyla birlikte ortaya çıkan karmaşa, belirsizlik ve umutlar içinde piyasaya sürülen "globalizm"in ürünleridir. 2000 yılındaki dünya ekonomik kriziyle birlikte "globalizm"in "tarihsel" ("tarihin sonu") bir dönüşüm olmayıp, basit bir propagandif söylem olduğunun ortaya çıkmasıyla on yıllık "değişim" dönemi de sona ermiştir. Afganistan ve Irak'ın işgali, "globalizm" diye sunulan olgunun açık biçimde emperyalizmden başka bir şey olmadığını gösterirken, "globalizm" sözcüğü de yerini emperyalizm sözcüğüne bırakmıştır.
      Böylece herkes "global" dünyadan "yerel"liğe, "dünya devleti"nden ("cihan devleti") ulusal devlete dönüş yapmak zorunda kalmıştır. Ancak gidenler gittikleriyle kalmamış, ulusal devletteki yerleri başkaları tarafından doldurulmuştur. Geri döndüklerinde (özellikle Türki cumhuriyetlere sefer eyleyen faşist-milliyetçiler gibi) eski yerlerinin kapıldığını ve kapanların yerlerini sağlamlaştırdıklarını gördüklerinde, kaçınılmaz olarak kendilerini muhalefet saflarında bulmuşlardır. Faşist Türk Metal-İş gibi bazı kuruluşlar da bu "değişim" sürecinde muhalefetin saflarında yer almışlardır. Bozkurtlu amblemiyle, bozkurt işaretleriyle, milliyetçi-faşist söylemleriyle, "cihan devleti" hayalleriyle "muhalif faşistler", bir dönem MHP'yi yeniden ele geçirmeye çalışmışlarsa da, bunu başaramamışlar, "Türki cumhuriyetleri seferi"nde olduğu gibi hüsrana uğramışlardır.[6*]
      MHP'yi ele geçirme seferinde hüsrana uğrayan "global" faşistler, "Türki cumhuriyetler" seferinden elde ettikleri deneyimleri pazarlamak ve yeni seferlerin planlarını yapmak için "stratejik araştırmalar merkezleri" kurmaya yönelirken, diğer yandan da "mefkurelerini" açıklayacak bir yayın organı çıkarmaya başlamışlardır. Amerikan "tink-tank" kuruluşlarını taklit ederek kurulan bu "stratejik araştırmalar merkezleri", asıl olarak devletin "ilgili kuruluşları"na kendi deneyimlerini pazarlamak, bu pazarlama ilişkisi içinde devletin "ilgili kurumları"yla yakın işbirliğine girerek, eski ilişkileri canlandırarak yitirdikleri "mevzileri" yeniden ele geçirmeyi amaçlamışlardır. Bu da giderek faşist-milliyetçi muhalefet saflarında "entelektüeller"in ağır basmasına, onların etkin hale gelmesine yol açmıştır. Faşist-milliyetçi "entelektüeller", kimi zaman ASAM örneğinde olduğu gibi, bir süre sonra kendi kuruluşlarından tasfiye edilmişler, kimi zaman yeni, yavru "stratejik araştırmalar merkezi" kurmuşlardır. Türk Metal-İş'in bünyesinde kurulan TUSAM da bunlardan birisidir.
      TUSAM'ın işlevini TUSAM'ın kendisi şöyle açıklamaktadır:
      "Binlerce yıllık 'cihan devlet' geleneğine sahip, stratejik öneme haiz jeopolitik konumuyla, bünyesinde genç, eğitimli ve enerjik bir nüfus barındıran Türkiye, özellikle Soğuk Savaş sonrasında ortaya çıkan yeni dengeler, işbirlikleri ve yapılanmalarda, karar mekanizmalarında ve kendi bölgesi içerisindeki güç boşluğu ortamında, bölgesel lider olma yolunda belki de tek aday olmuştur.
      TUSAM-Ulusal Güvenlik Stratejileri Araştırma Merkezimiz, başta G-7ler olmak üzere, küresel güçlerin Avrasya coğrafyasındaki ülkeleri, insanlarını ve kaynaklarını sömürü unsuru olarak görmelerine tepki olarak ve Türkiye'nin çıkarlarını her platformda savunmak ve bu bağlamda geleceğe dönük çalışmalar yapmak amacıyla Türkiye'nin en büyük ve güçlü sendikalarından Türk Metal Sendikası Genel Başkanı Mustafa Özbek'in önderliğinde Türk Metal bünyesinde 2004 Ocak ayında Ankara'da kurulmuş ve Türkiye'nin "ulusal güvenlik" bağlamında ulusal ve bağımsız düşünce üretim merkezi olarak çalışmalarına başlamıştır. TUSAM, savunma ve ulusal güvenliğe yönelik konular üzerine stratejiler üreterek, Türkiye'nin geleceği için bunları paylaşmayı hedefler."

      İşte bu TUSAM, Cumhuriyet gazetesinin "Strateji" ekini hazırlayan kuruluştur. Böylece "millici/ulusalcı-kemalist" kesim ile faşist-milliyetçi/globalist ("cihan devleti") kesim "entelektüel" düzeyde birbirine yaklaşmış ve benzer "stratejik" görüşlere sahip olduklarını fark etmişlerdir.
      Böylesine bir ulusalcı-milliyetçi-faşist "işbirliği" ortaya çıkarken, "cihan devleti" kurmayı amaçlayan faşistler, geçmişteki Türki cumhuriyetleri seferlerinde işbirliği yaptıkları "derin devlet"ten de kendileriyle işbirliği yapan ya da yapacak olan kişiler bulmuşlardır. Bu da onları Susurluk'a bağlamıştır. Özellikle Nahçıvan üzerinden Azerbaycan'da "darbe" girişiminde bulunan ve bu girişimleri Demirel-Türkeş işbirliğiyle Aliyev'e ihbar edilen "cihan devleti" yandaşı muhalif faşist-milliyetçilerin "derin devlet"le olan ilişkileri bu darbe girişimiyle "resmen" sonlanırken, ellerinde kalan sadece Susurluk kalıntıları olmuştur.
      "Ergenekon" operasyonlarının ortaya çıkardığı tablo, böylesine ilişkilerin bütünselliğidir.
      Görüleceği gibi, "kemalist-ulusalcı/sol cuntacı"lar ile "cihan devleti ülküsü" sahibi, Azerbaycan darbesi tezgahçısı faşist-milliyetçiler entelektüel düzeyde işbirliğine gitmişler, "medya"tik dille söylersek "Kızıl Elma" koalisyonu kurmuşlardır. Bu kesimleri bir araya getiren "ortak payda" ise, Amerika karşıtlığıdır. Ancak her kesimin Amerika karşıtlığı kendine özgüdür ve kendine özgü olduğu oranda da birbiriyle taban tabana zıttır.
      "Cihan devleti" faşistlerinin Amerika karşıtlığı ya da düşmanlığı, temel olarak Azerbaycan darbesinin engellenilmesi ve diğer Türki cumhuriyetlerden Amerikanın müdahalesiyle çıkartılmalarına dayanırken, ikincil unsur PKK ve Kuzey Irak olayıdır, dolayısıyla Kerkük "sorunu"dur. Bu karşıtlık dışında Amerikan emperyalizmiyle hiç bir sorunları yoktur. Uzun yıllar "komünizmle mücadele"de Amerikan emperyalizmine sadakatla ve canla başla hizmet etmişlerse de, "yeşil kuşak" projesiyle gözden düşmüşler ve "ılımlı islam" projesiyle (BOP) bir kenara fırlatılıp atılmışlardır.
      Oysa ulusalcı-kemalistlerin Amerikan karşıtlığı ise, doğrudan ülkenin bağımsızlığı ve emperyalist sömürüden kurtarılmasını içerir; "cihan devleti" faşistlerinin tersine, "misak-i milli" sınırları içinde "son Türk devleti"nin yaşatılmasına dayanan "kemalizm"le sınırlandırılmış bir "ulusal" niteliğe sahiptirler.
      Ulusalcı-kemalistler, "sol" sıfatları nedeniyle, hemen her zaman devlet tarafından dışlanmış ve zaman zaman "derin devlet"in saldırılarına maruz kalmıştır. Bir kaç istisna dışında bu kesimlerin devlet kurumlarıyla ilişkileri yoktur, orduyla ilişkileri 12 Mart tasfiyesiyle sona ermiştir.
      Ancak "cihan devleti" faşistleri, Türki cumhuriyetleri seferlerinde devletin sivil-asker bürokrasisiyle iç içe geçmişler, bu kesimlerle "derin" ilişkiler kurmuşlardır. Bugün "Ergenekon" operasyonunda gözaltına alınan emekli generallerin tamamı o dönemin üst düzey komutanlarıdır. Diğer yandan Susurluk "çetesi"yle aynı "kök"ten gelen, ama farklı alanlarda benzer amaçlar için faaliyet yürüten, bir bakıma "dış" ve "iç" faşistler olarak işbirliği yapmışlardır. "Kumarhaneler kralı" Ömer Lütfi Topal, bu "iç-dış" faşistlerin birlikte hareket ettikleri ve sıkı işbirliği içinde oldukları en önemli olaylardan birisidir.[7*] Bu işbirliği, Kuşadası, Antalya ve Kuzey Kıbrıs'taki kontra-gerilla merkezlerinin ortak kullanımına kadar uzanmıştır.
      Böylece "cihan devleti" faşistleri Sovyetler Birliği'nin dağıtılmışlığı koşullarında Türki cumhuriyetlere sefer eyleyen "ülküdaşlar"dan oluşurken, "iç düşman"a karşı "savaşan" "ülküdaşlar"la sürekli işbirliği içinde bulunmuşlardır. Türki cumhuriyetleri seferi hüsrana uğrayınca, bu "dış faşistler" yeniden ülkeye geri dönmüşlerdir. Ancak "iç"teki yapı Susurluk olayıyla birlikte büyük ölçüde dağılmış olduğundan, kendilerinin "dış" yapılarıyla ülke içinde faaliyet yürütmek durumunda kalmışlardır. MHP'nin Ecevit hükümetinde koalisyon ortağı olması da, onların MHP içinde etkin olmalarını engellemiştir. Bu faşistlerin ülke içinde yeniden yapılanmaları ise, ABD'nin Irak'ı işgali sonrasında ve AB karşıtlığının yükseldiği döneme denk düşer. Ama asıl etkinlikleri AKP'nin iktidar olmasıyla birlikte "servetin el değiştirmesi" sonucu "ülkücü camia"nın bundan zarar görmeye başlamasıyla ortaya çıkmıştır.
      Zaten Türki cumhuriyetleri seferiyle elde etmeyi umdukları "servet"i kazanamamış olan bu kesim, ülke içinde AKP'nin "yeşil sermaye" temelindeki "servet"i ele geçirişi karşısında hem mağdur, hem de mağdurların savunucusu olarak ortaya çıkmıştır. Diğer bir ifadeyle, oligarşi tarafından 1990'larda Türki cumhuriyetlere yöneltilen küçük ve orta sermaye kesiminin geri dönenleri ile AKP "mağduru" sermaye kesimleri birbirine yaklaşmıştır. Böylece "ortak düşman" AKP olmuştur.
      Bu "ülküdaş"ların geçmiş ilişkilerinden kalma "derin ilişkiler", "çete" ilişkileri, "mafya" ilişkileri, her durumda bu "ortak düşman"a karşı kullanılabilen ya da kullanılabilecek olan ilişkiler durumunda olduğu için de, AKP tarafından "baş düşman" olarak kabul edilmiştir.
      AKP'nin ABD tarafından açıkça destekleniyor olması da, bu "ülküdaş"ların ABD karşıtlığını yükseltmelerinde etkin bir rol oynamıştır. Ancak bu ABD karşıtlığı da, kendilerine yönelik operasyonların başlatılmasının en önemli nedenlerinden birisi olmuştur. Özellikle "çuval olayı"na yol açan Kerkük "örtülü operasyonu"nda şu ya da bu biçimde yer alışları ve Kuzey Kıbrıs'taki faaliyetleri ABD'nin bu kesimleri tasfiye etme kararı vermesinde etkili olmuştur.
      Bugün "Ergenekon" operasyonlarının geldiği boyut, AKP'nin "yeşil sermaye"si ile "ülkücü sermaye"nin açık çıkar çatışmasıdır. Oligarşi dışındaki sömürücü sınıfların kendi iç çatışmasının yeni bir biçimi olan bu çatışma, geçmişte devlet olanaklarını kullananların, bugün devlet olanakları kullanılarak tasfiye edilmesinin çatışmasıdır.
      Ulusalcı-kemalistlerin bu çatışmada "figüran" olarak yer alışları ise, onların "müzmin düzen karşıtlığı"nın, "düşmanımın düşmanı dostumdur" oportünizminin ürünüdür. Ancak bu "figüran" konumları, aynı zamanda "Ergenekon" operasyonlarının gerçek amacının gözlerden uzaklaştırılmasına, "sol ile sağın" işbirliği yaparak AKP iktidarını devirmeye yönelik "komplo" kurdukları görünümü verilmesine uygun bir zemin oluşturmuştur. Operasyonda gözaltına alınan "solcu"ların açıklamalarında söylendiği gibi, "Ergenekon" operasyonları tüm AKP karşıtlarını tasfiye etmeye yönelik hale getirilmesiyle, bir taşla iki kuş vurmaya yönelmiştir.
      Sinan Aygün'le somutlaşan ve Türk Metal İş'le gelişen olaylar, küçük ve orta sermaye kesimleri arasındaki çatışma ve polisiye yöntemlerle yürütülen tasfiyedir, politik ifadesiyle "şeriatçı sermaye" ile "faşist sermaye" arasındaki hesaplaşmadır. Her iki kesim de, ellerindeki tüm yasal ve yasadışı güçleri harekete geçirmişlerdir.
      Açıktır ki, faşist faşisttir, şeriatçı şeriatçıdır. Bunları "ulusalcı" ya da "ılımlı islamcı" gibi farklı, içeriksiz, boş kavramlarla tanımlamaya çalışmak ve tanımlamak, her durumda onların gerçek niteliklerinin gözlerden kaçırılmasına yol açacaktır. Bu savaşı kimin kazandığının ya da kazanacağının hiç bir önemi yoktur. Oligarşi dışındaki sömürücü sınıflar arasındaki çatışma ne kadar şiddetli olursa olsun, aralarındaki çelişkiler uzlaşmaz nitelikte değildir. Bugün için bu çelişkileri uzlaştıracak, uzlaşmayı sağlayacak bir "hakem" ortaya çıkmamışsa da (ki oligarşiden başkası olamaz), çıkmayacağı anlamına gelmez. Sinan Aygün olayında görüldüğü gibi, AKP'ye "yakın" duran R. Hisarcıklıoğlu'nun temsil ettiği "orta" kesim zaman zaman uzlaşma sağlamaya çalışmaktadır. Ancak savaş AKP'nin iktidar olma avantajıyla ve iktidar olanaklarıyla yürütüldüğünden diğer kesim tümüyle tasfiye edilmeden bitecekmiş gibi de görünmemektedir. (Operasyonların emekli generalleri de kapsaması nedeniyle genelkurmay devreye giriyor olsa da, çatışmanın sınıfsal kökleri karşısında etkisiz kalmaya mahkumdur.) Yerel seçimlerde AKP'nin olası bir başarısızlığı, bu savaşta geçici bir ateş-kese ve giderek yeni bir "consensus"a yol açabilir. Ama savaş, yine de sona ermeyecektir. Her şey iç pazarın yeniden paylaşımının tamamlanmasına bağlıdır.










Dipnotlar

[1*] Emperyalizm, özel olarak da Amerikan emperyalizmi herşeye "muktedir" değildir. "Komplo" teorisyenlerinin, özellikle de "islamcı" kesimlerin inancı, Amerikan emperyalizmi "global" dünyadaki her olayı (son finans krizinde olduğu gibi "ekonomik kriz"leri bile) önceden planlamakta ve yürütmektedir. Dolayısıyla Amerikan emperyalizminin işlerini açığa çıkarma, başlı başına "De Vinci'nin Sırrı"nı çözmeye benzetilmektedir. Oysa Amerikan emperyalizmi böyle bir "mutlak güç"e sahip değildir. Onun gücü, en büyük ve en gelişmiş emperyalist ülke olarak sahip olduğu maddi güçlerle sınırlıdır, ama bu maddi güç hiç de küçümsenebilir boyutta değildir. "Globalizm" sözcüğünün yaygınlaştırılması ve "emperyalizm" kavramının yerine kullanılmasının sağlanması olayında görüleceği gibi, Amerikan emperyalizminin maddi gücü akademik yayınlardan günlük basına kadar pek çok alanı kapsayan "medya operasyonu"nu gerçekleştirmek için kullanılmıştır. Diğer bir ifadeyle, bilgi iletişim araçları aracılığıyla (ki bunlar aynı zamanda pasifikasyon ve propaganda araçlarıdır) gerçekleştirilmiştir. Çoğu durumda master ya da doktora tezleri, ekonomik araştırmalar ve projeler finanse edilerek "globalizm" sözcüğünün kullanılması sağlanmış ve yaygınlaştırılmıştır. "Medya"nın ekonomi haberleri de aynı amaç için düzenlenmiş ve finanse edilmiştir. Böylece insanların "emperyalizm" sözcüğünde ifadesini bulan tarihsel bilgi birikimi yok edilmiş ve yerine "yepyeni", ne olduğu bilinmeyen "globalizm" sözcüğü geçirilmiştir. Bu "operasyon"da "marksist" akademisyenler ve yazarlar özel işleve sahiptir.
[2*] "Yeni" diyoruz, ancak kullanılan tüm kavramlar, şu ya da bu biçimde, ama çok dar bir kesim tarafından kullanıldığı anlamda "yeni" değildir. Bunlar gerçekte akademisyen vb. kesimlerin kendi akademik "disiplinleri" çerçevesinde kullandıkları kavramlardır da. Ancak burada sözünü ettiğimiz "yıpranmış kavramlar"ın yerine ikame edilen içeriksiz ve muğlak kavramların hedef kitlesi, doğrudan sol ve solun belli bir bilgi ve bilinç ulaştırdığı kitledir. Önemli olan bu kesimler için "yeni" olmasıdır.
[3*] Luis Althusser, “Devrimci Silah Olarak Felsefe”, L’Unità, Şubat 1968.
[4*] Mahir Çayan, Sağ Sapma, Devrimci Pratik ve Teori.
[5*] AKP hükümetinin devlet bürokrasisi içindeki kadrolaşması, tüm hükümet partilerinin yaptığından çok farklı değildir. Aralarındaki fark, AKP'yle birlikte üst ve orta kademe tüm bürokratlar beyaz suratlı, kırmızı yanaklı, çakır gözlü, sünnetli bıyıklı, koyun bakışlı, peşin hükümlü, sarımsı dişlerini göstererek sırıtan ve kendileri dışındaki herkese karşı kin ve nefret duygusuna sahip "islamcı" tipine dönüşmüştür.
[6*] 29 Temmuz 2008'de Radikal gazetesinde yayınlanan "MHP, içindeki Ergenekon'u erken tespit edip önlem almış" başlıklı bir haberde şöyle denilmektedir: "Ergenekon iddianamesinde yer alan 'örgütün Prof. Ümit Özdağ'ı 8. Olağan Kongre'de MHP Genel Başkanlığı için desteklediği' iddialarını değerlendiren MHP Grup Başkanvekili Mehmet Şandır, 'O yapılanmayı tespit ettik ve önlem aldık. Bizim partimiz içinde böyle bir eylem geliştirmeye çalıştılar, ancak MHP kendini korudu' dedi."
[7*] Ömer Lütfi Topal, üçü Bakü, Kuzey Kıbrıs ve Türkmenistan'da olan toplam 17 kumarhanenin sahibi olarak görünüyordu. Yıllık kazancının 1,1 milyar dolar olduğu ileri sürülen Topal, kumarhane şirketinin dışında ayrıca 23 şirketin sahibi durumundaydı. Açık biçimde "Türki cumhuriyetler" seferinin finansmanını sağladığı gibi, ülke içindeki Çatlı grubunun kontra-gerilla faaliyetlerini de finanse ediyordu. JİTEM ve Veli Küçük, tüm "derin devlet" mensupları gibi her iki kesimle ilişki içinde olduğu gibi, bu finans ilişkilerini de kullanmışlardır. Ancak Turgut Özal tarafından beş yıldızlı otellerin kumarhane açmalarına izin veren yasa, 28 Şubat sürecinde iptal edilmiştir. 28 Şubat süreci, sadece şeriatçı kesime, "yeşil sermayeye" değil, aynı zamanda "derin devlet" içindeki denetim dışına çıkmış olan kesimlere de yönelik bir dizi operasyonu içerir. Bu süreçte Özel Harekat Dairesi kapatılmış, özel timler lağvedilmiş, daha da önemlisi polis istihbarat yapılanması dağıtılmıştır. Bir bakıma, bugün karşı karşıya gelmiş görünen AKP ile faşist-milliyetçiler 28 Şubat sürecinin iki ana mağduru durumundadır.



Kurtuluş Cephesi, Ocak-Şubat 2009, Sayı: 107