Devrimci Gençlik
ŞİMDİ AKKOR ZAMANIDIR, YAKINDA YALNIZ IŞIK GÖRÜLECEKTİR!

Teoriyi ve Tarihi Unutmuşlara
Ekonomi-Politik Notları

Kurtuluş Cephesi
      "Bireysel metaların değil, sermayenin aşırı-üretimi, bu nedenle –sermayenin aşırı-üretimi daima, metaların aşırı-üretimini kapsamakla birlikte– yalnızca sermayenin aşırı birikimidir." (Marks, Kapital, Cilt: III, s: 264.)
      "Sermayenin değerinin yalnızca gelecekteki artı-değerden pay talebi biçimindeki kısmı, yani aslında, çeşitli şekillerdeki üretimden bono biçiminde kâr talebi, hesaplandıkları gelirlerdeki düşme nedeniyle hemen değer kaybına uğrar. Altın ve gümüşün bir kısmı atıl kalır, yani sermaye olarak işlev yapamazlar. Piyasadaki metaların bir kısmı, dolaşım ve yeniden-üretim süreçlerini, ancak, fiyatlarında büyük düşme olması yoluyla, dolayısıyla, temsil ettikleri sermayede değer kaybıyla tamamlayabilirler. Sabit sermaye öğeleri, gene aynı şekilde, şu ya da bu ölçüde değer kaybına uğrarlar. Şunu da eklemek gerekir ki, belirli ve önceden saptanan fiyat ilişkileri, yeniden-üretim sürecini yönettiği için, bu süreç, fiyatlardaki genel düşmeyle kesintiye uğrar ve karışıklık içersine düşer. Bu karışıklık ve durgunluk, paranın, gelişmesi sermayedeki gelişmeye bağlı bulunan ve önceden belirlenen fiyat ilişkilerine dayanan ödeme aracı işlevini felce uğratır. Belirli tarihlerde vadeleri dolan ödemeler zinciri, yüzlerce yerinden kopar. Karışıklık, sermaye ile birlikte gelişen kredi sistemindeki çökmeyle daha da büyük ve şiddetli, ağır bunalımlara, ani ve zoraki değer kayıplarına, yeniden-üretim sürecinde fiili durgunluklara ve kesintilere ve böylece de yeniden-üretimde gerçek bir düşmeye yolaçarlar." (Marks, Kapital, Cilt: III, s: 267-268.) (abç)
      "Sermayenin hangi kısmının özellikle etkileneceğini rekabet savaşımı belirleyecektir. İşler yolunda gittiği sürece, rekabet, genel kâr oranının eşitlenmesi halinde gördüğümüz gibi, kapitalist sınıf arasında bir kardeşlik havası estirir ve böylece her biri, ortak yağmadan kendi yatırımı oranında pay alır. Ama sorun, kârın değil de zararın paylaşılması halini alır almaz, herkes kendi payına düşen zararı en aza indirme ve bunu bir başkasının sırtına yükleme çabasına düşer. Kapitalist sınıf için, kayba uğramak kaçınılmazdır. Her kapitalist, bu zararın ne kadarını yüklenmek zorunda kalacağı, yani bunu ne ölçüde paylaşmak durumunda kalacağı, göstereceği güce ve kurnazlığa bağlıdır ve o zaman rekabet, düşman kardeşler arasında bir savaşa dönüşür. Her bireysel kapitalistin çıkarları ile bütünüyle kapitalist sınıfın çıkarları arasındaki uzlaşmazlık, tıpkı daha önce, aralarındaki çıkar özdeşliğinin pratik rekabet yoluyla ortaya çıkması gibi, su yüzüne çıkar." (Marks, Kapital, Cilt: III, s: 266.)

     
       
      Dünya ekonomisinde bir şeyler oluyor. Geçen yılın Haziran ayından bugüne kadar, "Ergenekon" operasyonlarına takılan adla, "beşinci dalga" Eylül ortasında piyasaları "vurdu".
      "Yatırım bankacılığı"nın en büyüklerinden Lehman Brothers'ın iflası ve AIG sigorta şirketine ABD Merkez Bankası'nın (FED) elkoymasıyla başlayan "beşinci dalga", bir önceki dalganın kaldığı yerden başladı.
      Ekonomiyle ilgilenen herkesin "heyecanla" izlediği "dördüncü dalga", Mart ayında Bears Steams "yatırım bankası"nın yok pahasına satılmasıyla başlamış ve "piyasalar" hızla "çökmüş"tü.
      Mart ayından Eylül ortasına kadar geçen sürede "piyasalar"ın kısmen durulduğu, "krizin atlatıldığı", "piyasalara güven geldiği" bir dönem gibi gösteriliriken, petrol fiyatlarının 150 dolar sınırına ulaşması bu "ara dönemin" en temel olgusu olmuştur.
      Tam da piyasalara "güven" gelmişken, tam da kriz "atlatılmış" görünürken Lehman Brothers'ın iflasıyla birlikte başlayan "güvensizlik" ve "panik" (dördüncü dalga), dünya borsalarının %20-25'lere varan kayıplara uğramasına yol açarak, geçen yılın Haziran ayında patlak veren "mortgage krizi"nin büyüyerek devam ettiğini dünya aleme göstermiştir.
      Burada amacımız, dünya emperyalist ekonomisinde ortaya çıkan "kriz" durumunun tahlilini yapmak değildir. Şu ya da bu ekonomik veriden yola çıkarak, emperyalist dünya ekonomisindeki "kriz dinamiklerini" ortaya koymak, bu dinamiklerin "kriz"i "dip" noktasına nasıl itelediğini saptamak olanaklıdır. Ölçüt olarak alınan ekonomik veriye göre de, "kriz"in "dibi" görüp görmediğine ilişkin "fikirler" beyan etmek de olanaklıdır. Ancak bütün bunlar, "globalizm" çılgınlığı içinde herşeyin birbirine karıştırıldığı, ekonomik gelişmenin sanki sürekli süregideceğine inanıldığı bir ortamda kısa bir süre için bir değere ve anlama sahiptir. Dünya borsalarında meydana gelen en küçük bir "yükseliş"le birlikte bu "kriz" tahlilleri ve vargıları, hemen bir yana itilmekte, ekonomik gelişmenin sürekliliği düşüncesi yeniden her yana egemen olmaktadır.
      Geçen yılın Haziran ayında "mortgage krizi" patlak verdiğinde, her türden "kriz" teorileri ortalığa atılırken, "kriz" teorisyenleri "beklenen kriz" ya da "büyük kriz"den söz etmeye başlamışlardır. "Bu kriz, o kriz" denilerek 1929 "büyük bunalımı"na göndermeler yapılarak ortaya atılan "tezler" ve "teoriler", birkaç ay sonra tümüyle unutulmuş, "kriz" teorisyenleri kös kös köşelerine çekilmişler ve piyasalar "kriz"i atlatmanın "coşkusuyla" yükselişe geçmiştir.
     
      Bir Umut-Bir Düş Kırıklığı
     
      Solun ve solcu ekonomistlerin (ki artık bunlara "marksist ekonomistler" bile denilememektedir) "kriz" beklentileriyle ortaya çıkan "umut", piyasaların yükselişiyle bir kez daha düş kırıklığına dönüşürken, "ekonomik kriz"den "devrim" çıkacağını uman tüm sol aynı düş kırılığı içine düşmektedir. Legalist ve neo-liberalist sol (ki artık bunlara "revizyonist" ve "oportünist" bile denilememektedir) kadar, "laik-ulusalcı" kesimler de "umut/düş kırıklığı" ikilemi içinde aynı kaderi paylaşırlar.
      "Ulusalcı"lar için "ekonomik kriz" AKP iktidarını götürecektir; sol için ise, "kitle mücadelesinin yükselişi" demektir.
      Böylece dünya emperyalist ekonomisinde meydana gelen "kriz" dalgalanmaları, sürekli bir gerilim ve durağanlık içinde yıllar boyu tüm dikkatlerin yoğunlaştığı olgu olmuştur. Ancak her "kriz" dalgasının hemen arkasından gelen ve piyasaların yükselişiyle kendisini ifade eden "iyimserlik" karşısında bu "umut"lar ve "umut teorileri", bir süre sonra "yalancı çoban" örneğine dönüşerek, önemsenmez olmuştur.
      "Klasik" sol "inanç"a göre, ekonomik "kriz", peş peşe gelen iflaslar ve iflasları izleyen işsizlikle, halkın "geçim koşullarında" önemli bir değişmeye, bozulmaya, daha tam ifadeyle, "halkın yoksullaşmasına" yol açar. Halk yoksullaştığı ölçüde, mevcut düzene olan güvenini yitirir. Güvenini yitirdiği ölçüde de, yeni "çıkış" yolları aramaya başlar. Böylece "tek yol devrim"le yüzyüze gelecek olan "yoksullaşmış halk" devrim saflarına katılır ve devrim yapılır!
      Bu "inanç" (bir zamanlar marksist-leninist teori vardı), ekonomik krizlerle, yani kapitalist ekonominin devrevi (periyodik) ekonomik krizleriyle devrimin "olması" arasında "doğrusal" bir ilişki saptayan "determinist" anlayışın imanından başka bir şey değildir.
      Oysa "ekonomik kriz", Marks'ın sözüyle ifade edersek, "safhaları yıllar olan, daima genel bir buhranla sonuçlanan, birinin sonu bir yenisinin başlangıcı olan ve durmadan yenilenen devirler (zyklus, cycle)"den[1*] başka bir şey değildir.
      "... ilk genel bunalımın patlak verdiği tarih olan 1825 yılından bu yana, sanayi ve ticaret dünyasının tümü, uygar halklar ve onların az ya da çok barbar uyduları topluluğunun üretim ve değişimi, her on yıl dolaylarında bir kez şirazesinden çıkar. Ticaret durur, pazarlar tıkanmıştır, ürünler sürümsüz oldukları ölçüde yığılıp kalır, peşin para görünmez olur, kredi ortadan çekilir, fabrikalar kapanır, emekçi yığınlar fazla geçim gereci üretmiş olmaktan ötürü geçim gereçlerinden yoksun kalırlar, batkılar batkıları, zoraki satışlar zoraki satışları kovalar. Tıkanıklık yıllarca sürer; üretici güçler ve ürünler, birikmiş meta yığınları, sonunda değerlerinin az ya da çok altında bir fiyat üzerinden sürülene, üretim ve değişim yavaş yavaş canlanana değin, yığın halinde israf ve imha edilirler. Yavaş yavaş gidiş hızlanır, tırısa döner, sınai tırıs dörtnal olur ve bu dörtnal da sonunda, en tehlikeli atlamalardan sonra kendini yeni baştan... çöküntü (crash) çukurunda bulmak üzere, bir sanayi, ticaret, kredi ve spekülasyon steeple chase'inde [engelli yarış] doludizgine değin yükselir. Ve hep aynı yineleme."[2*] (Engels)

      Böylece "aynı yineleme" içinde "kriz", "daima geniş yeni yatırımların çıkış noktasını oluşturur".[3*] Dolayısıyla, ekonomi-politiği hiç bilmeyen bir başbakan bile "krizi fırsata dönüştürebiliriz" diyebilir ya da 2001 krizi sırasında Oyak Genel Müdürü Coşkun Ulusoy'un sözüyle "krizin olduğu yerde fırsat da vardır" denilebilir. Tıpkı solun "umudu" gibi. Tek farkla ki, solun "umudu", "krizi devrim fırsatına dönüştürmek"tir (ki bir zamanlar bu "fırsatçılar"a "oportünistler" denilirdi).
      Bütün bunlar aynı zamanda "kriz" sözcüğünün "globalleştirilmiş", içeriksiz ve boş bir sözcük haline dönüştürülmesiyle at başı gider.
      1980 dünya ekonomik bunalımı koşullarında Türkçe'ye kazandırılan "kriz" (crise) "söz"ü, New-Left'cilerden Çağlar Keyder'lere kadar her cinsten ve türden "ekonomist" tarafından sihirli ve kerametli bir söz haline dönüştürülmüştür.
      Dört aşamalı ekonomik çevrimin (cycle) "dip noktası" olarak kabul edilen "kriz", "ani ve şiddetli patlama"dır. Genel "iman" çerçevesinde söylersek, kriz, "aniden ve beklenmedik bir anda ortaya çıkan olumsuz gelişme"yi ya da "ani çöküş"ü ifade eder. Kriz bir kez bu şekilde tanımlandığında, kaçınılmaz olarak "ani çöküş" özelliği göstermeyen ya da ilk anda "ani çöküş" gibi görünen, ama daha sonra (hatta birkaç gün ya da saat içinde) toparlanan piyasalar karşısında, "kriz", anlamını yitirmektedir.
      "Kriz" sözcüğü anlamsızlaştığı ve durumları ifade edemez hale geldiği oranda da, "kriz"le bağlantılı her türlü teori, düşünce, vargı, yargı ve inanç birden çöker. Bu da "soyut düşünce alanının krizi"dir. En küçük bir olayda oluşturulduğu ilan edilen "kriz masaları" da, bu "kriz"in kurumsal karşılığı olmaktadır.
      Ekonomik kriz koşullarında "bir şeyler"in olacağını ya da olması gerektiğini düşünenler, yaşanılan "kriz"ler karşısında "sürekli ve nihai" aşamaya gelindiğini varsaydıkları için "beklentileri" yükseltirler. Birbiri ardına kapitalist sistemin çöktüğü ya da çökmek üzere olduğuna ilişkin yazılar kaleme alınır, ajitasyonlar yapılır ve "kriz"le birlikte yükselecek devrim mücadelesinin "hayali"ni görmeye başlarlar.
      Ve "kriz", aniden geldiği gibi, aniden gider. Hayaller biter, umutlar söner ve "evli evine, köylü köyüne", piyasalar da kendi haline geri döner.
      Böylece geçen yılın Haziran ayında başlayan "mortgage krizi"nin "beşinci dalgası", Ergenekon operasyonunun "dokuzuncu dalgası"yla birlikte başlar.
      Borsaların bir kaç iniş-çıkışının ardından, "bu krizden de bir şey çıkmaz" düşüncesi egemenliğini sürdürmektedir.
      Lehman Brothers iflas etmiş, AIG sigorta şirketi ve iki büyük "mortgage devi" devletleştirilmiş, "yatırım bankacılığı ölmüş", ABD Merkez Bankası (FED) ekonomiye müdahele etmiş, "mikroekonomi" çökmüş ve sıra mevduat bankalarına gelmiştir.
      Ardından "finans krizi" Avrupa'ya sıçramış, İngiltere Bradford&Bingley bankasını millileştirmiş, Almanya "mortgage bankası" Hypo Real Estate'i "kamulaştırmadan" kurtarmış, Benelux ülkeleri Fortis Bank'ı "bir tür devletleştirmiş", Fransa ve Belçika Dexia'yı kurtarmıştır.
      Ama yine de "iman ve inanç" sahipleri için "yeni umut"lar ve yeni "fırsatlar" vardır!
      Ne de olsa söz konusu olan "finan krizi"dir. Asıl olan "reel sektör"ün "kriz"e girmesidir. Dolayısıyla "finansal kriz"in gelip geçici olmasını fazlaca önemsemenin anlamı yoktur!
      Şimdi tüm dikkatler "reel sektör"e çevrilir.
      Bir kez daha "globalize" edilmiş kavram ortalıkta uçuşmaya başlar: Reel sektör.
      Gerçi sol literatür açısından "reel sektör" fazlaca alışkın olunan bir kavram değilse de, günlük "medya" sayesinde herkes tarafından bir biçimde bilinir ve kullanılır bir kavram olmuştur. Bu nedenle de "reel sektörün krizi", belki de "son ve nihai" kriz, "fırsat" yaratan "kriz" olabilecektir!
      Ancak "globalizm"le alıklaştırılmış beyinler için "kriz" ya da "reel sektör" de yeterli değildir. Daha işin içine "likit", "taze para", "para enjekte etme", "konsolidasyon", "regülasyon" gibi "global kavramlar" girecektir. Ve ardından "globalizmin tarih öncesi" dönemine ilişkin kavramlar, örneğin "devletin ekonomiye müdahale etmesi", "tekelci devlet kapitalizmi" ya da basbayağı "keynescilik" gibi kavramlar da ortalıkta uçuşmaya başlayacaktır.
      Tüm bunlar, bir zamanlar "marksist sol"da yer almış "dönekler"in akıllarında kalmış bir kaç marksist bilgi kırıntısıyla, "ekonomist solcu"ların işsizlik ve yoksulluk artışıyla devrimin "olacağı" inancıyla "umudu büyütmek" için kullanılmaya devam edilecektir. Devrim yapmak ise, ya çılgınlık ya da maceracılık olarak görülecektir.


Dipnotlar

[1*] Marks, Kapital, Cilt: I, Fransızca Baskıya ek.
[2*] Engels, Anti-Dühring, s. 394-395.
[3*] Marks, Kapital, Cilt: II, s. 198.


Kurtuluş Cephesi, Eylül-Ekim 2008, Sayı: 105