Devrimci Gençlik
ŞİMDİ AKKOR ZAMANIDIR, YAKINDA YALNIZ IŞIK GÖRÜLECEKTİR!

Herkes Kendi İşine Baksın!
[Yürütmenin Yargıyla Kavgası]
Kurtuluş Cephesi

      Son dönemde "yüksek mahkeme"lerin yayınladıkları bildirilerle başlayan AKP ile yargı arasındaki "kavga", sürekli değişen ülke gündeminde bir süreliğine yer alarak başka gündemlere yerini bıraktı. Yakın zaman içinde aynı "kavga"nın tekrar gündemin ilk sırasına yükseleceği de kesin gibidir.
      "Kavga"nın tarafları, her ne kadar AKP ile "yüksek yargı" olarak ortaya çıksa da, "yüksek yargı"nın "yargıya müdahale ediliyor" şikayetleri çerçevesinde yürütme ile yargı arasındaki bir çatışmanın ürünü olduğu açıktır. Bu yüzden "kavga", "güçler ayrımı doktrini"ne uygun olarak 12 Eylül döneminde yürütme, yasama ve yargı güçleri arasında kurulmuş olan "nispi denge"nin giderek bozulduğu ve yürütmenin ağır bastığı yeni bir dengenin kurulmaya çalışıldığını söylemek yanlış olmayacaktır.
      "Kavga"ya yol açan, biçimsel olarak yürütme ve yasama gücünün, yani hükümet ve parlamentonun AKP'nin mutlak denetimi altında olması, bu mutlak denetim altında AKP'nin anti-laik amaçlarına ulaşmak için yasama ve yürütme gücüyle yapmaya çalıştıklarının bir "engeli" olarak yargı gücünü görmesidir.
      Bu görüntü altında, yürütme ile yargı arasındaki "kavga", devlet aygıtının "güçler ayrımı doktrini"ne göre görevleri anayasaca belirlenmiş iki erkinin arasında bir ayrışma ve çatışma halini almıştır.
      Şüphesiz AKP, "ılımlı islam" söylemi altında, ABD ve AB emperyalizminin "icazeti"yle, bir yandan emperyalizmin çıkarlarına hizmet etmeye çalışırken, bir yandan da kendi "islami" anlayışına uygun olarak toplumsal ve siyasal düzende değişiklikler yapmaya çalışmaktadır. Bu da, "laik sosyal bir hukuk devleti" olduğu iddia edilen devletin kurumları arasında bir çatışmaya dönüşmektedir.
      Tarihsel olarak feodalizmden kapitalizme geçiş sürecinde, kralın ve aristokrasinin gücünü sınırlamak amacıyla burjuvazinin çıkarlarına denk düşen "güçler ayrımı doktrini" açısından, "kavga", yürütme (ve yasama) gücünün yargı gücüne müdahalesi şeklinde görüldüğü gibi, yürütme gücü (AKP hükümeti) tarafından da yürütmeye müdahale olarak görülmektedir.
      Tayyip Erdoğan "herkes kendi işine baksın" diyerek, yürütme gücünün mutlak olduğunu, yasama organında AKP'nin mutlak üstünlüğü ile herşeyi yapmaya muktedir olduğunu düşünürken, yargı gücü, bu "mutlak güç"ün sınırlandırılması gerektiğini söylemektedir.
      "Yüksek yargı organları"nın birbiri ardına yayınladıkları bildirilerde ifade edildiği gibi, yürütmenin böylesine bir "mutlak güç" olarak hareket etmesi, "güçler ayrımı"na aykırı ve bir gücün diğer güç üzerinde mutlak bir egemenlik kurma çabası olarak değerlendirilmektedir.
      Kimileri için bu durum "ilkesel", yani "güçler ayrımı doktrini"ne aykırıdır; kimileri için ise, "globalleşen dünya" gerçeğinin bir gereğidir.
      "Yüksek yargı" ve hukukçular birinci görüşten yana tutum alırken, AKP ve onu destekleyen "liberaller" ikinci görüşün ateşli bir savunucusu olarak ortaya çıkmışlardır.
      Diğer yandan Anayasa Mahkemesi'nde AKP'nin kapatılması davası açıldığından, AKP'nin bu hali ve biçimiyle varlığını sürdürüp sürdürmeyeceği de, yargı erkinin alacağı karara bağlanmıştır.
      İfade ettiğimiz gibi, "güçler ayrımı doktrini", feodalizmden kapitalizme geçiş sürecinde, 18. yüzyılda belirginleşmiş bir iktidar paylaşımını ifade eder. Kralın ve aristokrasinin, yasama, yürütme ve yargı gücünü bir bütün olarak elinde bulundurduğu feodal devlet aygıtı karşısında burjuvazinin iktidarı paylaşma çabasının ürünü olan bu doktrin, burjuvazinin iktidarı ele geçirdiği her yerde bir yana itilmiş ve yürütmenin gücü sürekli olarak güçlendirilmiştir.
      Komünist Manifesto
'da ifade edildiği gibi, devlet gücü, "tüm burjuva sınıfının ortak işlerini yöneten bir komiteden başka bir şey değildir".
      İdeal olan ve olması gereken, yasama, yürütme ve yargı gücünün bir bütün olarak ve birlikte burjuvazinin çıkarlarına hizmet etmesi ve bu çıkarları azamileştirmek için birlikte hareket etmesidir. Ancak tarihsel süreç, burjuvazinin istediği gibi gelişmemiştir. Burjuvaziyi bir gölge gibi takip eden, onun mezar kazıcısı olan işçi sınıfının mücadeleleri, özellikle 1848 Devrimleri, 1871 Paris Komünü, 1917 Ekim Devrimi vb. devrimler, burjuvaziyi istemeye istemeye güçler ayrımı doktrinini uygulamaya itmiştir.
      Aynı şekilde sömürücü sınıflar arasındaki çelişkiler, özellikle de tekelci burjuvazi ile küçük ve orta burjuvazi arasındaki çelişkiler, bir kez daha güçler ayrımı doktrinine uygun bir devlet yapısı oluşturulmasını gerekli hale getirmiştir.
      Bu zorlamalar ve gereklilikler, yürütme karşısında yasamanın belli bir özerkliğe sahip olması şeklinde yansımıştır. Yargı gücü ise, yasama gücüne bağlı olarak şekillendirilen bir güç olduğu için, her durumda yasama gücünün yürütme karşısındaki çatışmasında, yasamanın yanında yer alan bir güç olarak ortaya çıkmıştır.
      Ancak parlamento seçimlerinde mutlak üstünlüğe sahip olan partinin, hem yürütme gücünü, hem de yasama gücünü denetim altına aldığı dönemlerde, bu güçler ayrımı ve özerklikler büyük ölçüde sona ermiş ve yeniden güç paylaşımı mücadelelerine yol açmıştır.
      Yine de yeniden güç paylaşımı mücadelesi, önce parlamento içinde, yani yasama gücünde, yürütmeye karşı bir muhalefetle birlikte ortaya çıkar. Yasama organında azınlığı oluşturan muhalefet partileri, yürütmeyi denetleyen bir güç olarak tanımlanan parlamentonun (yasama organı) işlevini yitirdiğini, "sayısal çoğunluk"la hükümet partisinin sadece kendisinin temsil ettiği kesimlerin çıkarlarının azamileştirmesi için uğraştığını, yani "millet" içinde ayrımcılık yaptığı, dolayısıyla "herkes yasalar önünde eşittir" ilkesinin çiğnendiğini vb. söyleyerek, bu güç paylaşımında taraf olur.
      Her ülkenin kendi tarihsel koşullarına, sınıf ilişkilerine ve güçler dengesine göre şekillenmiş olan "anayasal devlet gücü", bu güç paylaşım mücadeleleri içinde ayrışır, toplumu yönetemez hale gelir.
      Bu durumların sıklığı ve çatışmanın boyutlarına göre de, her güç paylaşım mücadelesi sonrasında yeni bir denge kurulur. Yeni denge, bir kez daha eski "güçler ayrımı doktrini"ne uygun olarak hukuki normlara sahip olur.
      Ülkemiz tarihinde 1950 sonrasında "çok partili dönem"e geçişle birlikte, yasama organında çoğunluğu oluşturan partinin yürütmenin mutlak sahibi olarak ortaya çıkması "anayasal" bir gereklilik olmuştur. Genel oya dayalı parlamenter sistemin bu gerekliliği, yürütmenin gücünü daha da artırma girişimleriyle birlikte, önce parlamento içinde ve daha sonra parlamento dışında direnişle karşılaşmıştır. Menderes döneminde olduğu gibi, 1965-71 arasında Demirel hükümetleri döneminde, T. Özal döneminde ve nihayetinde AKP döneminde yürütmenin gücünü artırma girişimleri sürekli bir çatışma ortamı yaratmıştır.
      Menderes döneminde olduğu gibi, "parlamento dışı muhalefet", Menderes'in "kara cübbeliler" dediği üniversite öğretim üyeleri ve üniversite öğrencileri tarafından temsil edilebildiği gibi, 1965-71 döneminde olduğu gibi, doğrudan düzene karşı toplumsal muhalefet tarafından da temsil edilebilmiştir.
      27 Mayıs, güçler ayrımı doktrinine uygun olarak yürütmenin gücünün sınırlandırılmasını hedeflemiş ve 61 Anayasası'yla da bunu hukuki bir ifadeye büründürmüştür. 61 Anayasası'nın yasama-yürütme ve yargı arasında paylaşılmış olan kamu gücünün yanında "özerk kurumlar" oluşturarak, yasama organında "sayısal çoğunluğa" sahip olan bir hükümetin (yürütme) mutlak bir güç sahibi olmasının önüne geçmeye çalışmıştır.
      61 Anayasası, bir bakıma yasama ve yürütme gücünün bir tek partinin denetimi altına girdiği koşullarda "güçler ayrımı"nın farklı bir bileşimini ortaya çıkarmıştır. TRT, üniversiteler gibi "özerk kuruluşlar"ın yasama ve yürütme gücü karşısındaki görece bağımsızlıkları, bir süre sonra tüm devlet aygıtını denetim altına almaya çalışan işbirlikçi-tekelci burjuvazi ve emperyalizm ikilisinin önünde engel haline gelmişlerdir. Bu nedenle de, 12 Mart ve 12 Eylül askeri darbelerinde yasama ve yürütme gücünün 61 Anayasası'yla sınırlandırılmasına son veren değişiklikler yapılmıştır.
      82 Anayasası, belli ölçülerde "güçler ayrımı doktrini"ni kabul eder görünmekle birlikte, açıkça yürütme gücünün mutlak bir güç olmasını sağlayıcı maddelere sahiptir. Parlamento, yani yasama gücü, her durumda yürütmenin mutlak gücünü sınırlama yetkisine sahip değildir. Özellikle cumhurbaşkanına tanınan yetkilerle yürütme gücü ikiye ayrılmış ve hükümet ile cumhurbaşkanı yürütmenin iki ayrı parçası haline getirilmiştir.
      Parlamentoda ortaya çıkacak bir çoğunluk, ne denli hükümeti oluştursa da, cumhurbaşkanı tarafından temsil edilen yürütme gücü üzerinde hiçbir etkiye sahip değildir.
      82 Anayasası'nın kurduğu bu "denge", seçimle işbaşına gelen hükümetin "iktidar" olmakla birlikte "muktedir" olamamasının dengesidir. Ve AKP'nin anayasayı değiştirebilecek sayısal çoğunluğa sahip olarak 2002 seçimlerinden "zafer"le çıkması, tüm bu dengeleri altüst etmiştir.
      12 Mart ve 12 Eylül müdahaleleriyle yasama ve yürütmenin dışında bir güç olarak ortaya çıkan "özerk kurumlar" var olmadığından, AKP'nin yasama ve yürütme üzerindeki egemenliği, A. Gül'ün cumhurbaşkanı seçilmesiyle 82 Anayasası'nın ayrıştırdığı ikili yürütme gücü üzerinde egemenliğe dönüşmüştür. 61 Anayasası'nın yasama ve yürütme dışında "yürütme" işlevine sahip bir güç olarak ortaya çıkardığı "özerk kurumlar" var olmadığından, AKP'nin bu mutlak egemenliği karşısında yargı ve silahlı kuvvetler dışında başka bir güç mevcut değildir.
      Sorun, bir hükümetin, yasama ve yürütmenin anayasadan kaynaklanan güçlerini kullanıp kullanmaması değildir. Sorun, yasama organında mutlak çoğunluğa sahip olan hükümetin, anayasada belirtilen güçler dengesini değiştirmeye kalkışmasıdır. Bu "kalkışma" karşısında, güçler dengesinin değişmesinden zarara uğrayacak olanların muhalefeti, anayasal güçler ayrımı temelinde sadece yargı gücü olarak mevcuttur. Ülkenin tarihsel özelliklerinden dolayı da, silahlı kuvvetler (ordu) de bir başka "güç" olarak ortaya çıkmakla birlikte, bu gücün anayasal güçler ayrımında bir yere sahip olmaması, "meşruiyet" tartışmasını da beraberinde getirmektedir.
      Bugün yargı ile AKP'nin "kavgası", yalın biçimde AKP'nin kapatılma davasının bir ürünü değil, 82 Anayasası'yla şekillendirilmiş olan devlet yapısının anayasal bir bunalıma girmesinin ürünüdür.
      Yargı, hiçbir "icra", yani yürütme gücüne sahip değildir. 61 Anayasası'nda yargı organlarına tanınmış olan kısmi yürütme gücü bile 82 Anayasası'yla ortadan kaldırılmıştır, yargının yaptırım gücü hemen hemen hiç yoktur. Bu yüzden, yargının, ortaya çıkan yeni durum karşısında "muhalefet"i, sadece yaptırım gücüne sahip bir başka güçle birleştiği oranda, güçler dengesinin yeniden kurulmasında etkin bir rol oynayabilir. Herkesin bildiği gibi bu güç de, silahlı kuvvetlerden başka bir şey değildir.
      Görüldüğü gibi, 82 Anayasası yasama ve yürütmenin bir ve bütün olarak bir siyasal partinin egemenliği altına girdiği koşullarda yargıyı bir güç olarak işlevsiz hale getirdiği gibi, bu durumu çözecek askeri darbeden başka bir seçenek de ortaya çıkarmamaktadır.
      Bugün gelinen yer, A. Gül'ün cumhurbaşkanı olmasıyla birlikte 82 Anayasası'nın ikili yürütme gücü ayrımının iflas etmiş olmasıdır.
      Bu yürütme gücünün ikili ayrımının iflası, sözcüğün tam anlamıyla "güçler ayrımı doktrini"nin 82 Anayasası'nda şekillendirilmiş biçiminin iflasıdır.
      Bu iflas ve bununla birlikte ortaya çıkan çatışmalar, bizim gibi demokratik devrimin tamamlanmadığı, toplumun hareketli ve akışkan olduğu ülkelerde neredeyse onar yıllık aralarla yinelenen "anayasal bunalımlar"a yol açmaktadır.
      Gören göz, düşünen akıl için herşey açıktır.
      82 Anayasası iflas etmiştir. 82 Anayasası'nda biçimsel olarak yer alan "güçler ayrımı doktrini" iflas etmiştir. Yargının yürütmenin mutlak gücü karşısında hiçbir yaptırım gücü, mutlak gücü sınırlandırıcı yetkisi mevcut değildir. Yargı kurumlarının "güçler ayrımı doktrini"ne yaptıkları göndermeler ise, soyut hukuki laf kalabalığından başka bir değere sahip değildir.
      Böyle bir çatışma ortamından nasıl çıkılacağı ise, sınıf ilişkilerine ve sınıfların gücüne bağlıdır. Ancak "alttakiler", bu çatışmada bir taraf olmaktan çok, yürütmenin mutlak gücünün oya dayalı "meşruiyeti"ni sağlayan bir araç durumundadır. Tüm gelişme, sömürücü sınıflar arasındaki güç dengesinin nasıl kurulacağına bağlıdır ve bu da silahlı kuvvetlerin bu güçler çatışmasında kimin yanında yer alacağına göre biçimlenecektir. Silahlı kuvvetler ise, "emir komuta zinciri" içinde emperyalizme bağımlı bir güç olduğu için, sömürücü sınıflar arasındaki güç çatışmasının dengesi tümüyle emperyalizme, onun konjonktürel ve yerel çıkarlarına göre şekillenecektir.

Kurtuluş Cephesi, Mayıs-Haziran 2008, Sayı: 103