Devrimci Gençlik
ŞİMDİ AKKOR ZAMANIDIR, YAKINDA YALNIZ IŞIK GÖRÜLECEKTİR!



— Devrim
— Devrimci Gençlik
— Emperyalizm: Tekelci Kapitalizm
— Oligarşi ve Oligarşik Dikta
— Anti-Emperyalist ve Anti-Oligarşik
     Mücadele

— Faşizm ve Anti-Faşist Mücadele
— Legalizm ve Pasifizm
— Üniversiteli ve Liseli Gençlik
— Kuramsal Bilgi Kaynakları
— Güncel-Haberler [Faşist milis saldırılar]
— Arşiv
— .pdf Dosyaları

    Devrim, halkın devrimci girişimiyle –aşağıdan yukarı– mevcut devlet cihazının parçalanarak, politik iktidarın ele geçirilmesi ve bu iktidar aracılığıyla –yukarıdan aşağıya– daha ileri bir üretim düzeninin örgütlenmesidir.

Kurtuluş Cephesi, 152. Sayı

      15 Temmuz darbe girişimi sırasında, özellikle darbe girişiminin etkisizleştirildiği saatlerde bu güçler harekete geçirilmiştir. Böylece iç savaş hazırlıkları “saha”da sınanmıştır. Ancak en belirgin gelişme, 2015’ten itibaren meşruiyetini yitiren Recep Tayyip Erdoğan’ın OHAL üzerinden tam bir dikta ortamı oluşturmasıdır.
      Öte yandan 15 Temmuz darbe girişiminin yaratmış olduğu korku, OHAL aracılığıyla, büyük bir tasfiye hareketi ortaya çıkarmıştır. Özellikle ordu ve poliste yapılan tasfiyeler, bu iki zor gücünün sadece “prestijini” ve “imajını” değil, “dev gibi güçlü”, “karşı konulmaz” gücünü de büyük ölçüde zaafa uğratmıştır. Her ne kadar Suriye’ye yönelik askeri harekâtla “prestij” ve “imaj” düzeltilmeye çalışılsa da, ordu ve polisin güçsüzleştiği gerçeği değişmemiştir.
      Bugün gayrı meşru iktidar, kendi içinde güvensiz ve korku içindedir. Sadece jandarma ve polis özel harekâtcılara dayanarak ayakta kalmaya çalışmaktadır. Bu çabasında 16 Temmuz sabahı harekete geçirilen gerici ve lümpen kitlenin varlığını kullanmaktadır. Olası yeni bir “darbe” girişimine karşı bir silah olarak bu kitlenin kullanılması, aynı zamanda kendi güçsüzlüğünün de dışa vurumudur.

BAŞARISIZ DARBE
VE İÇ SAVAŞ

[OHAL Koşullarında Örgütlenmek ve Mücadele Etmek]
Kurtuluş Cephesi, 151. Sayı

      Türkiye olağanüstü koşullar içindedir. Sadece Olağanüstü Hal ilan edildiğinden değil, “darbe girişimi” sonrasında tüm devlet kurumlarında ve ekonomik yaşamda olanca genişliğinde sürdürülen gözaltılar, tutuklamalar, görevden almalar ve nihayetinde TSK başta olmak üzere her kurumda gerçekleştirilen tasfiyeler... Binlerce, on binlerce kamu görevlisi, ordu mensubu bir kararnameyle ya da bir savcının bir hükmüyle bir gecede gözaltına alınabilmekte ve işten atılabilmektedir.
      15 Temmuz gece yarısı camilerden verilen salalar ve yapılan çağrılarla sokaklar, Recep Tayyip Erdoğan’ın “alperenleri”nin kitlesel gücüyle lümpen güruhlarca işgal altına alınmıştır. İrili-ufaklı tarikatlar, şeyhler, şıhlar bu işgal hareketinin “dini önderleri” olarak ortalığa salınmıştır.
      Recep Tayyip Erdoğan’ın üç yıldır hazırlığını yaptığı iç savaş güçleri, özel harekat polisleri eşliğinde sokağa inerken, kendi dışlarındaki herkese karşı kin ve nefretle doludurlar. Her an Recep Tayyip Erdoğan karşıtı her kişiye ve kesimlere saldırmaya hazır bu lümpen güruh, ülkeyi gerçek bir iç savaş ortamına sürüklemektedirler.
      Bu iç savaş, tek taraflı ilan edilmiş bir savaştır. Savaşın hedefi ise, hazırlıksız ve örgütsüz oldukları için iç savaştan kaçınan toplumsal muhalefet ve tarihinin en zayıf halindeki devrimci mücadeledir.
      Bugün için “fethullahçı darbe girişimi” nedeniyle “fethullahçı avı” sürdürülüyor olsa da, ilan edilen tek taraflı iç savaş, er ya da geç, toplumsal muhaliflere ve devrimcilere yönelecektir.
      İktidar, 12 Eylül anayasasının oluşturduğu anti-demokratik ve faşist meşruiyeti bile ortadan kaldırmıştır. Recep Tayyip Erdoğan iktidarı gayrı meşru bir iktidardır.
      OHAL’in vermiş olduğu ve düzenin muhalefet partileri tarafından onaylanan olağanüstü yetkilerle donatılmış Recep Tayyip Erdoğan iktidarına ve onun tek taraflı iç savaşına karşı örgütlenmek ve örgütlenildiği ölçüde ve boyutta mücadele etmek tüm ilericilerin, demokratların, yurtseverlerin ve devrimcilerin hakkı ve görevidir.

Kurtuluş Cephesi, 150. Sayı

      PKK, bu “yeni süreç”te, her ne kadar “devrimci halk savaşı”ndan söz ediyorduysa da, gerçekte “gençlik örgütlenmesi”ni (YDG-H) bazı ilçe ve mahallelerle sınırlı bir “barikat savaşı”na yöneltti. Bu da, A. Öcalan’ın “İmralı süreci”nde sıkça dile getirdiği gibi, “ben devreden çıkarsam, savaş doğallığında gelişir” cümlesinde ifadesini bulan bir “durum”un “kanıtı” oldu.
      Diğer ifadeyle, PKK, “barış süreci”nin çökmesi üzerine (ki bu sadece söylemde kabul edilen bir durumdur), “savaşsa, işte savaş” türünden bir “meydan okuma”yla “hendek savaşı”nı sürekli hale getirdi.
      “Hendek” ya da “barikat” savaşı, kuşatılmış bir alanda ve “dış” lojistik destek dışında bir desteğe sahip olmaksızın sürdürüldüğünden, eninde sonunda başarısızlığa uğrayacağı çok açıktı. PKK yönetiminin bunu bilmiyor olması ya da görmemiş olması elbette olanaksızdı. Yapılan açıklamalara bakıldığında da, sonuçlarının bilindiği görülmektedir.
      Amaç, “T.C.”yi “barış masası”na yeniden oturtmak olarak belirginleşiyordu. Denilmek istenen, “eğer ‘barış masası’ yeniden kurulmazsa, elimizdeki tüm olanaklarla ve güçlerle yoğun ve kanlı bir savaş sürecini başlatacağız”.
Yaşasın Kızıl 1 Mayıs!

      1 Mayıs, devrim ile karşı-devrimin, araçsız ve dolayımsız karşı karşıya geldiği tarihsel bir gündür.
      Gün olmuş katliamlara sahne olmuş, gün olmuş çatışmalara sahne olmuştur.
      Gün olmuş, karşı-devrimin, özellikle de AKP iktidarının 1 Mayıs’ı kendi siyasal çıkarları için kullanmasına yol verilmiştir. 2011 ve 2012’de sarı sendikaların “öncülüğünde” sarı 1 Mayıs günleri yaşanmıştır. AKP’nin eliyle hazırlanmış sahnelerin önünde 1 Mayıs “kutlaması” bile yapılabilmiş-tir.
      Gün olmuş, “Taksim tabu değildir” denilerek, Taksim Meydanı dışındaki “alanlar”da 1 Mayıslar düzenlenmeye çalışılmıştır.
      Bugün olduğu gibi, dün de, 1 Mayıs, “kendi başına bir fetiş değil, öncesi ve sonrası olmayan bir didişme platformu hiç değil” denilerek Taksim Meydanı siyasal iktidara teslim edilmiştir.
      Bir yandan 1 Mayıs, “resmi tatil günü” ilan edilirken, diğer yandan her türlü icazet arayışlarının ve siyaset manevralarının aracı olarak kullanılagelmiştir.
      Ama her seferinde 1 Mayıs, Taksim Meydanı ile özdeşleşmiştir. Taksim’siz 1 Mayıs düşünülemediği gibi, 1 Mayıs’sız Taksim Meydanı düşünülemez.

      Sinmek, saklanmaktır.
      Saklanmak, korkmaktır.
      Korkmak, terörün amacına ulaşmasıdır.
      Bilmelisin ki, (Nazım Hikmet’in dizeleriyle),       “İbret al, deli gönlüm,
      demir sandıkta saklansan bulur seni,
      ak taş ardında kara yılanı bulan ölüm.
”
      Eğer “solcular”, egemen sınıfların oyunlarına sessiz kalmaya hazırsa,
      Eğer “solcular”, çocuklarına doğruyu söylemekten korkuyorlarsa,
      Eğer “solcular”, çıkarı için işçinin haklarını satanların arkasına sığınıyorsa,
      Eğer “solcular”, binlerce insanın ölümü pahasına kazanılmış 1 Mayıs’a gitmiyorsa,
      Demeye de dilimiz varmıyor ama, “solcular” eğer koyun olmuşsa,
      Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa?
Kurtuluş Cephesi, 149. Sayı

      Misilleme
, askeri savaşta, taraflardan birisinin “kural dışı” gerçekleştirdiği bir askeri eyleme karşı, aynı boyutta ve aynı nitelikte yanıt vermektir. Misilleme, sözlük anlamıyla, “yapılan bir kötülüğün karşılığını aynı biçimde vermek”, “kısasa kısas”, “kana kan, göze göz, dişe diş” demektir. Bu yönüyle de, misilleme, askeri savaşın “mutlak savaş”a yakınlaştığı yerdir.
      Mutlak savaş
, Clausewitz’in formüle ettiği bu kavrama göre, savaş, düşman güçlerinin imha edilmesine yönelik bir eylemdir ve bu eylem, düşmanın tüm güçlerinin, son savaş gücüne kadar yok edilmesine yönelir. Clausewitz’in sözleriyle, “savaş bir şiddet hareketidir ve bu şiddetin sınırı yoktur
      Misilleme harekatları ya da eylemleri, böylesi bir “sınırsız şiddet” karşısında, bu şiddeti uygulayanları benzer sonuçlarla yüzyüze bırakarak, bu “sınırsız şiddet” eyleminden vazgeçirmeyi hedefler. Diğer ifadeyle, “sınırsız şiddet” kullananlara karşı “misliyle” karşılık vermek, yani “sınırsız şiddet” kullanmak misilleme anlayışının gerçekliğidir.
      Ancak savaşın politik amacı ve savaşın gerçekliği, “mutlak savaş”ın yerini “gerçek savaş”ın almasına yol açar. Dolayısıyla “sınırsız şiddet”, düşmanı son kişisine kadar yok etme hedefi, politik amaç tarafından sınırlandırılır. Böylece doğrudan askeri güçleri ve onların yardımcı unsurları dışında kalan kadınların, çocukların, savaş gücü olmayan “siviller”in hedef alınmadığı “gerçek savaş” ortaya çıkar.
      Ama savaşan güçlerin içinden çıktıkları toplumların gelenek ve görenekleri, örf ve adetleri, inançları, savaşı yönetenlerin zihninde sürekli varlığını korur. Savaş, sadece düşman güçlerine yönelik bir şiddet eylemi olmanın ötesinde, aynı zamanda kendi güçlerinin iradesi, morali ve savaşkanlığı üzerine yükselir. Bu irade, moral ve savaşkanlığın pekiştirilmesi ve sürekli kılınması da, düşman güçlerinin imhası kadar etkin bir unsur olarak ortaya çıkar. Savaşan tarafların kin ve nefreti, Clausewitz’in kavramıyla, “düşmanlık duygusu ve düşmanlık niyeti”nin boyutu, savaşı “mutlak savaş”a doğru iter, yani “sınırsız şiddet” kullanımına yöneltir. Böylece savaşan tarafların hepsini kapsayan karşılıklı bir eylem ortaya çıkar. Politik amaç, “sınırsız şiddet” kullanımının gerisine çekilir ve yeniden göreve çağrılana kadar ortalıkta görünmez olur.
Kurtuluş Cephesi, 148. Sayı

      “Eski tarzda ayaklanma, 1848’e kadar her yerde belirleyici olan barikatlarla sokak savaşlarının şimdi büyük ölçüde modası geçmiştir.
      Bu konuda hayale kapılmayalım: sokak savaşında, başkaldırmanın askeri birliklere karşı zaferi, iki ordu arasındaki bir savaşta olduğu gibi bir zafer, çok ender bir istisnadır. Ama zaten başkaldıranların bunu hedef almış oldukları durumlar da çok seyrek olmuştur. Onlar için ancak birlikleri moral bakımından etkileyerek gevşetmek, zayıflatmak sözkonusuydu, bu da savaşan iki ülkenin orduları arasındaki savaşta hiç bir rol oynamaz ya da pek o kadar büyük bir rol oynamaz. Eğer bu başarılırsa, askeri birlikler savaşmayı reddeder, ya da komutanlar başlarını kaybederler ve başkaldırma, zaferi kazanır. Ama eğer bu başarıya ulaşamazsa, o zaman, sayıca daha az birliklerle bile olsa, donatım (teçhizat), eğitim (talim), tek merkezden yönetme, silahlı kuvvetlerin sistemli bir biçimde kullanılması ve disiplin bakımından üstünlük galip gelir. Bir başkaldırma hareketinin gerçekten taktik bir eylemden bekleyebileceği en fazla şey, tek başına bir barikatın yoluna yordamına göre kurulup savunulmasıdır. Karşılıklı destek, yedek kuvvetlerin kurulması ve kullanılması, kısacası, bir mahallenin, hele hele bütün bir büyük kentin daha savunulması için mutlaka zorunlu olan ayrı ayrı müfrezeler arasında işbirliği, ancak çok yetersiz bir biçimde gerçekleştirilecektir ya da hiç gerçekleştirilemeyecektir. Silahlı kuvvetlerin belirleyici bir noktada yoğunlaştırılması elbetteki sözkonusu değildir. Bu nedenle pasif savunma, egemen mücadele biçimidir; kuvvetlerini toplayarak saldırı, elbette ki, şurada burada, fırsat düştüğünde, ama gene de ancak çok özel durumlarda, ilerlemeler ve yandan saldırılar kaydettirecektir, ama genel kural olarak geri çekilmekte olan birliklerin bıraktıkları mevzilerin tutulması ile sınırlı kalacaktır. Buna ek olarak, ordunun emrinde, toplar vardır, baştan aşağı donatılmış, talim görmüş istihkâm birlikleri, başkaldıranların hemen hemen her zaman tümden yoksun bulundukları savaş araçları vardır. Çok büyük bir kahramanlıkla yürütülen barikat savaşında bile, –Haziran 1848’de Paris’te, Ekim 1848’de Viyana’da, Mayıs 1849’da Dresden’de– saldırıyı yöneten liderler siyasal düşüncelere aldırmadıklarından salt askeri ölçütlerle hareket edince ve erleri de kendilerine bağlı kalınca, sonunda başkaldırmanın yenilgisiyle sonuçlanmasında şaşılacak bir şey yoktur...
Kurtuluş Cephesi, 147. Sayı

      Recep Tayyip Erdoğan’ın iç savaş hazırlıklarını ve iç savaş politikasını, 1 Kasım seçimlerini kazanmaya yönelik geçici bir uygulama ya da “ölümü gösterip sıtmaya razı etme” yönteminin bir uygulaması olarak görenler, islamcı faşizmin niteliği ve savaşın ve iç savaşın ne olduğu konusunda trajik biçimde yanılmaktadırlar.
      Bu öylesine bir yanılgıdır ki, HDP’nin (ve bir ölçüde CHP) 10 Ekim Ankara katliamından sonra seçim mitinglerini iptal etmesinin ve “ne olur-ne olmaz” diyerek Selahattin Demirtaş’ın “ülke dışına” çıkartılmasının Recep Tayyip Erdoğan’ın bu iç savaş politikası karşısında açık bir teslimiyet anlamına geldiğini göremeyecek kadar kördür.
      Gerçekte, somutta, Recep Tayyip Erdoğan iki yıldır sürdürdüğü iç savaş hazırlıklarını (“devlet”in polis gücü eşliğinde) yapabileceği en üst seviyeye ulaştırmıştır. İç savaş hazırlıkları, özellikle Kürt ulusal hareketi üzerinden yürürlüğe sokulmuştur, yani kuvveden fiile geçmiştir.
      Seçim sath-ı mailinde, 8 Eylül günü, Ülkü Ocakları’nın “çağrısı”yla hemen hemen tüm illerde “Şehide Saygı, Teröre Lanet” mitingi düzenlenerek iç savaş ülke çapında uygulamaya sokulmuştur.
      Mitinglerin sonrasında başta HDP binaları ve “Kürt” olduğu sanılan işyerleri saldırıya uğradı ve yakıldı. Saldırılar en yoğun biçimde Kırşehir ve Alanya’da gerçekleşti.
Kurtuluş Cephesi, 146. Sayı

      Seçimler, geniş halk kitlelerinde bir şeylerin değişebileceği beklenti ve umutlarının arttığı, bu yolla mevcut toplumsal-siyasal sisteme (bir süreliğine de olsa) bağlandığı ve sistemin kendi işleyiş kurallarına daha fazla uyduğu bir ortam yaratır.
      Öte yandan seçim ortamlarında ortaya çıkan olumlu ya da olumsuz beklentiler, kitlelerin politikayla daha fazla ilgilenmesine yol açtığı gibi, kendi içlerinde bölünmesine, ayrışmasına ve hatta uzun süreli kutuplaşmasına da yol açar.
      Olağan zamanlarda siyasetle fazlaca ya da hiç ilgilenmeyen insanlar, seçimlere katılarak (oy vererek) ülkenin siyasal yapısının biçimlendirilmesine katkıda bulunurlar. Oy tercihleri de, siyasete ne kadar uzak olduklarına göre belirlenir. Etkili bir siyasal reklam, hoş bir müzik klipi, siyasetçiye ilişkin yaratılmış olan “algı”, oy tercihlerini belirleyebildiği gibi, “hasımlar”, “ötekiler” vb. söylemler de oy tercihini belirleyebilmektedir. Siyasetten uzak insanların oy tercihlerini değiştirmeye yol açan en temel etmen ise, ortaya çıkacak seçim sonuçlarının o güne kadar sürdürdükleri ve fazlaca da hoşnutsuz olmadıkları yaşamlarını alt-üst edebileceğine ilişkin bir beklentinin yaratılmasıdır...
      Seçimler, diğer yandan iktidar olmanın “nimet”lerinden yararlanan kesimlerin varolan çıkarlarını korumaları yönünde bir harekete yol açar. “Muhalif” kesimler açısından ise, seçimler, varolan iktidardan kurtulmanın somut ve gerçek bir aracı olarak görünür. Bu da, sisteme bütünsel olarak “muhalif” olanların bir süreliğine sisteme tabi olmalarını getirir.
      Bir başka açıdan, seçimler, mevcut toplumsal yapıdaki değişik sınıf ve tabakaların siyasal düzeylerini ölçmenin bir aracıdır. Engels’in deyişiyle, bu da seçimlerden beklenebilecek tek şeydir.
Kurtuluş Cephesi, 145. Sayı

      Suruç katliamıyla birlikte “kendi güvenliğimizi kendimiz alacağız” ya da “özsavunmayı kendimiz sağlayacağız” şeklinde bir söylem gelişti. Bu söylemin çıkış noktası, Suruç katliamını gerçekleştiren “intihar bombacısı” IŞİD’linin “devlet” tarafından engellenmediği, “halkın güvenliği”nden sorumlu “devletin” halkın güvenliğini sağlayamadığıdır. Böylece devletin kitlenin güvenliğini sağlayamadığı koşullarda kitlenin kendisini koruması gerektiği sonucuna ulaşıldı.
      Suruç katliamından sonra, biraz tarih, dünya, savaş vb. konularda bilgisi olan hemen herkesin “özsavunma” olarak bildiği “kendi güvenliğini kendinin sağlaması” söylemini ilk dile getiren Hatip Dicle oldu.
      Hatip Dicle, 21 Temmuz’da şunları söyledi: “Suruç’taki olay bize şunu dayatıyor. Halk olarak güvenliğimizi kendimiz almak durumundayız. Özsavunmamızı kendimiz sağlamak durumdayız. Bu ille de sadece silahlı olmak zorunda değil, özsavunma halkın örgütlülüğü demektir. Her mahallemizde her sokağımızda kim giriyor, kim çıkıyor, kurumlarımıza kimler giriyor kimler çıkıyor hepsini takip edeceğiz. Kendi güvenliğimizi kendimiz almak durumdayız.”
      Ardından Selahattin Demirtaş da aynı konuya girerek, “Artık halkımızın kendi güvenliğini almak durumunda. Tüm il ve ilçe teşkilatlarımız kendi güvenlik tedbirlerini almalıdır” dedi.
      Ve daha bu konuşmaların (deyim yerindeyse) “mürekkebi” kurumadan, ilk “icraat” Van’ın Başkale ilçesinden geldi.
      Gazetelere göre, Başkale’de “Belediye zabıta ekipleri ile HDP ve DBP’li yöneticiler güvenlik önlemi aldı”. Haberin devamında, HDP ilçe eşbaşkanı’nın, “halkımızın güvenliğini sağlamak için tedbir alıyoruz. Bu yüzden belediye zabıta ekipleri ve HDP ile DBP yöneticilerimizi cami önlerinde görevlendirdik. Halkımız güven içinde Cuma namazını kılsın.” dediği aktarılıyordu.
      Böylece “kendi güvenliğimizi kendimiz alacağız” söylemi daha ilk günden “karikatürize” edilmiştir.
Kurtuluş Cephesi, 144. Sayı

      Burada en temel sorun, AKP’nin, özellikle de Recep Tayyip Erdoğan’ın iktidarı, gücü “meşru bir seçimin doğal sonucu olarak” bırakıp bırakmayacağıdır. Daha düne kadar ülkeyi bir iç savaşa (ve hatta bir dış savaşa) sürüklemekten kaçınmayacağını ortaya koymuş olan Recep Tayyip Erdoğan’ın öylece kendi “köşesine” çekilmeyeceği ve “muha-lefet”in oluşturacağı bir hükümet altında ipinin çekileceği günü beklemeyeceği çok açıktır. Hala emrinde “yasal” devlet olanakları vardır ve emri altındaki polisi ve yargıyı kullanmaktan kaçınmayacaktır. Bir başka ifadeyle, Recep Tayyip Erdoğan, iç savaş için hazırda tuttuğu tüm yasal ve yasadışı güçleri kullanmak isteyecektir.
      Bu istek, çok açık biçimde ülkede bir “kargaşa” ortamının yaratılması için islamcı “militanların” harekete geçirilmesine yönelmek durumundadır. Özellikle Suriye’de savaşan IŞİD ve benzeri güçlerin içindeki Türkiye’den giden şeriatçı “militanlar”ın bu amaç için kullanılma olasılığı her zamankinden çok daha fazladır. Seçimden iki gün önce Diyarbakır’da HDP mitinginde patlayan bombalar da bunun ön habercisi niteliğindedir.
      Bugün tüm şeriatçılar, AKP’nin iktidarı kaybetmesi durumunda kendi konumlarının ve olanaklarının ortadan kalkacağını çok iyi bilmektedirler. Gerek ülke içinde AKP iktidarı ile nemalanmış, zenginleşmiş kesimler, gerek AKP sayesinde toplumsal hiyerarşide üste çıkanlar, gerekse de Suriye’de savaşan şeriatçılar, AKP iktidarının sona ermesinin kendilerinin sonu olduğunu düşünmektedirler. Böylesi bir kesimin varlığı, Recep Tayyip Erdoğan’ın iktidarda kalmasını sağlamak için özel bir talimat almalarını bile gerektirmeyecek bir gerçekliktir.
      Recep Tayyip Erdoğan’ın son yıllardaki otoriter ve totaliter icraatlarının hesabının sorulacağı beklentisi ve korkusu içindeyken bu güçlerin terör eylemleriyle yaratılacak bir “kaos” ortamında erken seçim yoluyla yeniden meclis çoğunluğunu ele geçirmeyi hesaplayacağı açıktır. Kendisinin “fedaisi” rolüne soyunmuş olanların (elbette bunların başında iki tabancalı ve yüzlerce mermili “jöleli” gelmektedir) söylemleri de bu gerçeği onaylamaktadır.
Yaşasın Kızıl 1 Mayıs!

      Artık hepimiz biliyoruz:
      1 Mayıs, işçi sınıfının birlik, dayanışma ve mücadele günüdür.
      1 Mayıs, sadece işçi sınıfının birliğinin, dayanışmasının ve mücadelesinin günü olmayıp, aynı zamanda halk sınıflarının işçi sınıfının çevresinde ne ölçüde birleştirilebilindiğinin de bir ölçüsüdür.
      1 Mayıs, her zaman bu niteliklerinden ayırmaya yönelik çabalarla birlikte ilerlemiştir.
      Gün gelmiş, 1 Mayıs, bir “şenlik”e, bir “festival”e dönüştürülmeye çalışılmıştır.
      Gün gelmiş, 1 Mayıs, katliamlara sahne olmuştur.
      Gün gelmiş, 1 Mayıs, “yasallaştırılmış”tır.
      Gün gelmiş, 1 Mayıs, yasaklanmıştır.
      Ve bugün, 1 Mayıs, 7 Haziran seçimlerinin öngününde, bir yandan “Taksim yasağı”yla çatışma gününe dönüştürülmeye çalışılırken, diğer yandan seçimler için bir güç gösterisi, bir araç olarak kullanılmak istenmektedir.
      Hemen her zaman, “barış ve demokrasi şöleni” olarak sunulan, mevcut iktidara ve mevcut düzene tepkilerin “sandık” aracılığıyla pasifize edilmeye ve ötelenmeye çalışıldığı seçimler, bir kez daha 1 Mayıs’ın önüne ve üstüne konulmaya çalışılmaktadır.
Kurtuluş Cephesi, 143. Sayı

      Biraz fazla “eğer”li, “şayet”li bir “aritmetik” de olsa, sonuçta HDP’nin %10 barajını geçebilmesi için legalist solun bindelik oylarına ihtiyacı neredeyse mutlaktır. Ama seçmen kitlesi emme-basma tulumbadan daha çok “birleşik kaplar”a göre hareket eder. Yani HDP’nin 600 milyon “oy ihtiyacı”, her durumda diğer partilere verilen oylardan karşılanmak durumundadır. İşte ana sorun burada yatmaktadır. Bu 600 bin oyun iki kaynağı açıktır: Bu oylar ya CHP seçmeninden gelecektir ya da AKP seçmeninden. Ama beklenti, CHP seçmenine yöneliktir. Bu nedenden dolayı HDP’nin “seçim stratejisi” CHP’den umutlarını kesmiş olan “küskün” kitleyi kendisine çekmeye yöneliktir.
      HDP, %10 seçim barajını geçerse, böylece mecliste “güçlü biçimde” temsil edilirse ve bunun sonucu AKP mecliste salt çoğunluğu yitirirse (üç “-se, -sa”), koalisyon hükümeti kaçınılmaz olacaktır. Bu durumda AKP ile hangi parti koalisyon yapacaktır? Bir kısım “medya”, özellikle Doğan “medya”sı AKP-CHP koalisyonundan yana görünmektedir. Ama “İmralı” muhabbetleri ve “İmralı”nın başkanlık sistemi”ne “sıcak” bakması (her ne kadar S. Demirtaş, 20 Mart’taki meclis grubu toplantısında “HDP olduğu müddetçe sen bu ülkeye Başkan olamayacaksın. Seni başkan yaptırmayacağız.” diye haykırmışsa da), AKP-HDP koalisyonunu daha fazla olası kılmaktadır. Böyle bir koalisyon olasılığının da, “İmralı”nın elini güçlendireceği kesindir.
      HDP üzerinden yürütülen “seçim taktiği”nin diğer boyutu ise, %10 seçim barajının geçilmemesi durumuna ilişkin “B planı”dır.
      Bu Amerikanvari “B planı”na göre, HDP, mevcut yasal çerçevede %10 barajını geçemezse, “anti-demokratik seçiminizi de, şovenist parlamentonuzu da alıp başınıza çalın” diyerek Diyarbakır’da bir “Kürt Ulusal Meclisi” toplayacaktır. Böylece bir yandan mevcut düzenin anti-demokratik ve ırkçı olduğu ilan edilmiş, öte yandan “bölgesel özerklik” fiilen kurulmuş olacaktır.
Kurtuluş Cephesi, 142. Sayı

      “Makul şüphe”, “önleyici vuruş”, polis ve jandarmaya öldürme yetkisi verilmesi ve nihayetinde jandarma il ve ilçe komutanlarının hükümete bağlanarak “siyasallaştırılması”, Recep Tayyip Erdoğan ve şürekasının iç savaş hazırlıklarında ileri bir aşamaya ulaştığını göstermektedir. Yeni “İç Güvenlik Paketi”, iç savaş hazırlıklarının geliştirilmesinden öte yapılmış hazırlıkların tahkim edilmesinden başka bir şey değildir.
      Bundan sonra sorun, bu tahkim edilmiş iç savaş önlemlerinin ve örgütlenmesinin ne zaman ve nasıl kullanılacağıdır. Bu da, İçişleri Bakanı’nın ya da “mülki amirin” toplumsal olayların “yaygınlaşarak kamu düzenini ciddi şekilde bozulmasına yol açabilecek” nitelikte olduğunu belirlemesine kalmış bir durumdur.
      Bir kez daha yineleyelim: Recep Tayyip Erdoğan ve şürekasının yaptığı düzenlemeler ve bunlara bağlı (kanuni ya da kanun dışı) silahlı örgütlenmeler, doğrudan doğruya kendisine yönelik “darbe” ya da “darbemsi” şeylere karşı “silahla yanıt verme” temelinde yapılan örgütlenmelerdir. Ancak bir çeşit “darbeye karşı önlem” görüntüsünde alınan bu düzenlemeler, aynı zamanda doğrudan devlet iktidarına bir bütün olarak el koymak için, yani “darbe” yapmak için gerekli yasal ve silahlı örgütlenmelerin sağlanmasını amaçlamaktadır. Bir yönüyle “savunucu” görünen düzenlemeler, diğer yönüyle saldırganlığın önünü açmakta ve bunu “yasal” hale getirmektedir.
      Bu iç savaş hazırlığı ve tahkimatı karşısında düzen içi muhalefet partilerinin ya da “sol” legalist örgütlenmelerin yapabilecekleri fazlaca bir şey yoktur. Yapabilecekleri (ki buna cüret edebilirlerse), parlamentoyu boykot etmekten bir adım öteye geçmez.
Kurtuluş Cephesi, 141. Sayı

      Recep Tayyip Erdoğan, zaman zaman yavaşlayan, ama sürekli olarak ilerleyen ve adım adım gelişen bir süreçte (“yeni yetmeler”le yapılan Necip Fazıl Kısakürek’in bir çeşit revizyonu olan) kendi zihniyetine uygun bir islam devletini inşa etmeyi sürdürüyor.
      Mevcut, yani 12 Eylül anayasasını kullanarak ve TBMM’deki çoğunluğuna dayanarak bu hedefine doğru önemli adımlar attı, gelişim sağladı.
      “Medya” ve devşirme “tetikçiler””le laikliğin içinin boşaltılmasından daha çok, hukuk ve hukuk devleti neredeyse tümüyle ortadan kaldırıldı. HYSK yasasında yapılan değişiklikle, tüm yargı sistemi doğrudan kendisine bağlandı. Değişik “torba yasalarla”, işine gelen ve amaca ulaşmaya hizmet eden değişiklikler hiçbir engellemeyle ve direnmeyle karşılaşmaksızın kolayca gerçekleştirildi. Yapılan son değişikliklerle “makul şüphe”yle herhangi bir savcının ya da yargıcın ve hatta vali ve kaymakamın alacağı bir kararla herkesin gözaltına alınabilmesinin önü açılmış oldu.
Kurtuluş Cephesi, 140. Sayı

      Vişnelik Toplantısı, gerek “forumları” izleyenler için, gerekse “sol medya”yı, ama özellikle “sosyal medyayı” izleyenler için hiç de sürpriz olmamıştır. Toplantının “solda birlik” toplantısı olduğundan hiç kimsenin şüphesi yoktur. Ancak geçmiş “deneyimler”i hesaba katan bu yeni girişimciler (“olayı”n bir “sol blok”, “sol birlik”, “sol ittifak” vb. türünden “algı”lanılmaması için olsa gerek) toplantının “Birleşik Muhalefet Hareketi” oluşturmak amacıyla gerçekleştirildiğini kişisel düzeylerde açıklamışlardır.
      Bu “Birleşik Muhalefet Hareketi”, kimine göre Yunanistan’daki Syriza’ya, kimilerine göre İtalya’daki Ulivo’ya (Zeytin Dalı) benzetilebilirdi. Ama kesinkes “sol örgüt ve partilerin ittifakı” olarak tanımlanamazdı. Çünkü böyle bir ittifak girişimine kalkışmanın, “yıllardır kaç kere denenmiş bu yoldan bir kere daha geçmenin pratik bir karşılığı olmayacaktı” (Aydın Çubukçu). Bunun yerine, Oğuzhan Müftüoğlu’nun Kasım 2013’de söylediğine (“büyük-küçük, örgütlü, örgütsüz bütün devrimci muhalefet unsurlarıyla birleşik bir devrimci sorumluluk hareketi”) uygun olarak “solda ortak mücadele”nin amaçlandığı söylenmektedir. Buna uygun en “ideal” isim ise, “Birleşik Muhalefet Hareketi” olmaktadır.
      Bu “hareket”in sol parti ve örgütlerin “ittifakı” ya da “çatı partisi” olmayacağı hemen her düzeyde ve her kişi tarafından ilan edilmiştir. Üstelik bu “hareket”in, solun tarihinde bolca yapılmış ve konuşulmuş “eylemde birlik, propaganda ve ajitasyonda serbestlik” türünden bir “güç birliği” de olmayacağı söylenmektedir.
      “O” olmayacak, “bu”na benzemeyecek, “şu” denilmeyecek derken, Vişnelik Toplantısı’nın amacının, BDP’nin katılımıyla tümüyle BDP’lileştirilen HDP’nin ilk oluşumu olan HDK (Halkların Demokratik Kongresi) da olmayacağı söylenmektedir.
      Bu “olmayacak”lar listesi bir yana bırakıldığında, elde kalan tek şey “ortak mücadele” olarak tanımlanmaya çalışılan, bir çeşit Gezi Direnişi’nde olduğu gibi, “sosyal medya”da örgütlenen ve sokakta bir araya gelen “protesto eylemleri organizatörlüğü”dür. Halkevleri katılımcısının sözüyle, “sokakta birlik” türünden bir “şey”dir.
      Ama burada da “küçük” bir sorun vardır! Hangi alanlarda, hangi olaylarda ya da hangi konularda ve nasıl “sokakta birlik” sağlanacaktır?
Kurtuluş Cephesi, 139. Sayı

      “AKP medyası”, “yandaş medya” ya da “havuz medyası” denilen kesimler, her seçimde olduğu gibi, cumhurbaşkanlığı seçiminde Recep Tayyip Erdoğan’ın iktidarını koruması, hatta daha güçlü biçimde iktidarını sürdürmesi yönünde propaganda çalışmalarını dur durak bilmeden sürdüregelmektedir. Amaçları yalındır: Nasıl olursa olsun Recep Tayyip Erdoğan’ın kişisel otoritesine dayalı mevcut düzenin sürmesi ve pekiştirilmesi. Çünkü bugünkü varsıllıkları (zenginlikleri) ve varlıkları tümüyle buna bağlıdır. Recep Tayyip Erdoğan’ın herhangi bir seçimi kaybetmesi, çok açıktır ki, onun mutlak-kişisel otoritesinin sarsılmasına yol açacaktır. Bu da Recep Tayyip Erdoğan’ın kişisel otoritesine dayalı düzenin eskisi kadar kolay ve rahat yürüyemeyeceğini göstereceğinden, “çıkar ortakları” arasında bir çıkar çatışmasına neden olacaktır. Bunun doğal sonucu ise, bugüne kadar çıkarlarını azami ölçüde “realize” eden kesimlerin bir bölümünün mevcut çıkarlarından vazgeçmek zorunda kalmasıdır.
      Mevcut iktidarın (ister adına AKP iktidarı deyin, ister Recep Tayyip Erdoğan’ın kişisel otoritesine dayalı “diktatörlük” deyin) zayıflaması demek, iktidar karşıtlarının güçlenmesi demektir. Bu da mevcut iktidara karşı bir “alternatif”in giderek güçlendiği ve zaman içinde mevcut iktidarı alaşağı edebileceği umudunu, düşüncesini ya da sanısını ortaya çıkarır. Ve yine doğal olarak böyle bir umut, düşünce ya da sanı, mevcut iktidardan nemalanan, onun aracılığıyla varsıllığını ve varlığını sağlayan kesimlerin yeni bir pozisyon almalarını gündeme getirir. Yeni pozisyon, açıktır ki, olası yeni iktidar seçeneklerine yönelik olacaktır.
      İşte bugün Recep Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı seçimini kazanması ya da kaybetmesi böyle bir iç çıkar çatışmasının gerçekleşebilirliğine ilişkin sonuçlar üretmek durumundadır.
Kurtuluş Cephesi, 138. Sayı
      "Modern toplumsal koşullarımız içinde gitgide kaçınılmaz bir zorunluluk durumuna gelen ve proletarya ile burjuvazi arasındaki son kesin savaşın, ancak kendi çerçevesinde sonuna kadar götürülebileceği devlet biçimi olan demokratik cumhuriyet, bu en yüksek devlet biçimi, servet ayrımlarını artık resmen tanımaz. Zenginlik, demokratik cumhuriyette, gücünü, dolaylı, ama o kadar da güvenli bir biçimde gösterir. Bir yandan, Amerika'nın klasik bir örnek sunduğu, memurların düpedüz rüşvet yemesi, öbür yandan, hükümetle borsa arasındaki ittifak biçimi altında; bu ittifak, devlet borçları ne kadar çok artar ve hisse senetli şirketler, yalnızca ulaştırmayı değil, üretimin kendisini de ellerinde ne kadar çok toplar ve böylece borsada ne kadar merkezi bir durum kazanırlarsa, o kadar kolay gerçekleşir. Amerika dışında, bunun çarpıcı bir örneğini yepyeni Fransız Cumhuriyeti verir, ve namuslu İsviçre de, bu alanda geride kalmaz. Ama, İngiltere bir yana, genel oy hakkının, Bismarck ya da Belichröder'den hangisinin daha yüksek bir duruma yükselttiği belli olmayan yeni Alman İmparatorluğu, hükümetle borsa arasındaki bu kardeşçe ittifak için, demokratik bir cumhuriyetin zorunlu olmadığını kanıtlar. Ve kısacası, mülk sahibi sınıf, doğrudan doğruya, bütün yurttaşlara tanınan genel oy hakkı aracıyla hüküm sürer. Ezilen sınıf, yani gerçekte proletarya, kendi kendini kurtarmak için yeteri kadar olgunlaşmadıkça, çoğunlukla, varolan toplumsal rejimi, olanaklı tek rejim olarak düşünecek, ve siyasal bakımdan söylemek gerekirse, kapitalist sınıfın kuyruğunu, onun aşırı sol kanadını oluşturacaktır. Ama kendi kendini kurtarmakta daha yetenekli bir duruma geldiği ölçüde, proletarya, ayrı bir parti oluşturur ve kapitalistlerin temsilcilerini değil, kendi öz temsilcilerini seçer. Öyleyse, genel oy hakkı, işçi sınıfının olgunluğunu ölçmeyi sağlayan göstergedir. Bugünkü devlet içinde bundan daha çok hiçbir şey olamaz ve hiçbir zaman da olamayacaktır; ama bu kadarı da yeter. Genel oy hakkı termometresinin, emekçiler için kaynama noktasını göstereceği gün, onlar da, kapitalistler gibi, ne yapmaları gerekiyorsa onu yapacaklardır." (abç) [F. Engels, Ailenin, Devletin ve Özel Mülkiyetin Kökeni, s. 401-402.]

      "Belirli bir süre için parlamentoda halkı, yönetici sınıfın hangi bölümünün ayaklar altına alacağına, ezeceğine, dönem dönem karar vermek: yalnızca anayasal parlamenter krallıklarda değil, en demokratik cumhuriyetlerde de burjuva parlamentarizminin gerçek özü budur." (Lenin, Devlet ve Devrim, s. 63.)
Yaşasın Kızıl 1 Mayıs!

      Kurtuluş Cephesi’nin 1 Mayıs 2010 Bildirisi’nde şöyle yazılıdır:
      Gerçek bir demokrasinin olmadığı bir ülkede, demokratik hak ve özgürlüklerin keyfi olarak kullandırıldığı ya da ortadan kaldırıldığı bir ülkede, “demokratik açılım” adı altında “rejim” değişikliğinin bile dayatıldığı bir ülkede, icazetli siyasetin “demokratik uzlaşma”yla uzaktan yakından ilgisi yoktur.
      İcazetli siyaset, egemenlerin merhamet ve lütuflarıyla yapılan bir siyasettir. İcazetli siyaset, küçük lütuflar karşılığında devrimci ilkelerin pazarlandığı bir siyasettir. İcazetli siyaset, “legalizm”in ulaşabileceği en son ve en kokuşmuş halidir.
      Bugün hiç kimse Taksim Meydanı’nın 1 Mayıs kutlamaları için “açılması”na bakarak “zafer”den söz edemez. Ortada “zafer” söz konusu olmadığı gibi, kazanılmış bir hak da söz konusu değildir. Kimse kendisini aldatmamalıdır ve kendisinin aldatılmasına da izin vermemelidir. Bugün AKP iktidarı, anayasa referandumuyla iktidarının süresini uzatmaya çalışmaktadır. Bir taraftan “liberaller” denilen yandaşlarıyla, “açılım branç”larına katılan “aydınlar”la, diğer taraftan icazetli siyasetçilerle halkı aldatmaya çalışmaktadır. Yapılmak istenen, “helal olsun, çalıyorlar, ama yapıyorlar da” mantığı içinde AKP’ye karşı olan muhalefeti parçalamaktan ibarettir.
      Sol, ister tırnak içinde “sol” olsun, niceliği ne kadar az olursa olsun, ne kadar prestij kaybına uğramış olursa olsun, her zaman ülkenin kaderini belirleyecek olan tek güçtür. Onu, icazetli siyasetçiler aracılığıyla küçük lütuflar vererek belli ölçüde pasifize etmek, sadece AKP’nin değil, tüm düzen partilerinin amacıdır.
      Bu oyun yıllardır oynanmaktadır. Bilinmesi gerekir ki, bugün AKP’nin Taksim Meydanı’nın 1 Mayıs kutlamalarına açılmasına izin vermesi sadece konjonktürel bir durumdur ve AKP’nin “sol liberaller”in desteğini alma çabasının ürünüdür.
Kurtuluş Cephesi, 137. Sayı
      "Modern toplumsal koşullarımız içinde gitgide kaçınılmaz bir zorunluluk durumuna gelen ve proletarya ile burjuvazi arasındaki son kesin savaşın, ancak kendi çerçevesinde sonuna kadar götürülebileceği devlet biçimi olan demokratik cumhuriyet, bu en yüksek devlet biçimi, servet ayrımlarını artık resmen tanımaz. Zenginlik, demokratik cumhuriyette, gücünü, dolaylı, ama o kadar da güvenli bir biçimde gösterir. Bir yandan, Amerika'nın klasik bir örnek sunduğu, memurların düpedüz rüşvet yemesi, öbür yandan, hükümetle borsa arasındaki ittifak biçimi altında; bu ittifak, devlet borçları ne kadar çok artar ve hisse senetli şirketler, yalnızca ulaştırmayı değil, üretimin kendisini de ellerinde ne kadar çok toplar ve böylece borsada ne kadar merkezi bir durum kazanırlarsa, o kadar kolay gerçekleşir. Amerika dışında, bunun çarpıcı bir örneğini yepyeni Fransız Cumhuriyeti verir, ve namuslu İsviçre de, bu alanda geride kalmaz. Ama, İngiltere bir yana, genel oy hakkının, Bismarck ya da Belichröder'den hangisinin daha yüksek bir duruma yükselttiği belli olmayan yeni Alman İmparatorluğu, hükümetle borsa arasındaki bu kardeşçe ittifak için, demokratik bir cumhuriyetin zorunlu olmadığını kanıtlar. Ve kısacası, mülk sahibi sınıf, doğrudan doğruya, bütün yurttaşlara tanınan genel oy hakkı aracıyla hüküm sürer. Ezilen sınıf, yani gerçekte proletarya, kendi kendini kurtarmak için yeteri kadar olgunlaşmadıkça, çoğunlukla, varolan toplumsal rejimi, olanaklı tek rejim olarak düşünecek, ve siyasal bakımdan söylemek gerekirse, kapitalist sınıfın kuyruğunu, onun aşırı sol kanadını oluşturacaktır. Ama kendi kendini kurtarmakta daha yetenekli bir duruma geldiği ölçüde, proletarya, ayrı bir parti oluşturur ve kapitalistlerin temsilcilerini değil, kendi öz temsilcilerini seçer. Öyleyse, genel oy hakkı, işçi sınıfının olgunluğunu ölçmeyi sağlayan göstergedir. Bugünkü devlet içinde bundan daha çok hiçbir şey olamaz ve hiçbir zaman da olamayacaktır; ama bu kadarı da yeter. Genel oy hakkı termometresinin, emekçiler için kaynama noktasını göstereceği gün, onlar da, kapitalistler gibi, ne yapmaları gerekiyorsa onu yapacaklardır." (abç) [F. Engels, Ailenin, Devletin ve Özel Mülkiyetin Kökeni, s. 401-402.]

      "Belirli bir süre için parlamentoda halkı, yönetici sınıfın hangi bölümünün ayaklar altına alacağına, ezeceğine, dönem dönem karar vermek: yalnızca anayasal parlamenter krallıklarda değil, en demokratik cumhuriyetlerde de burjuva parlamentarizminin gerçek özü budur." (Lenin, Devlet ve Devrim, s. 63.)
Kurtuluş Cephesi, 136. Sayı

      “... ayaklanma, savaş ya da herhangi bir başka sanat kadar bir sanattır; ihmal edilmesi, bunları ihmal eden partinin yıkımına yolaçan bazı pratik kurallara bağlıdır. Böyle durumlarda gözönünde tutulmaları gereken partilerin ve koşulların doğasından mantıksal olarak çıkan bu kurallar öylesine açık ve öylesine yalındırlar ki, kısa 1848 deneyi, bunları Almanlara adamakıllı öğretmiştir. Birincisi, eğer oyununuzun bütün sonuçlarına korkusuzca göğüs germeye iyice kararlı değilseniz, ayaklanma ile asla oynamayınız. Ayaklanma, değerleri her gün değişebilen çok belirsiz büyüklükler ile yapılan bir hesaptır; düşman güçleri, her tür örgütlenme, disiplin ve yetke alışkanlığı üstünlüğüne sahiptirler; eğer onların karşısına daha üstün güçler çıkaramazsanız, yenilir ve yıkıma uğrarsınız. İkincisi, bir kez ayaklanma yoluna girdikten sonra, çok büyük kararlılıkla ve saldırıcı biçimde hareket edilir. Savunma, her türlü silahlı ayaklanmanın ölümüdür; ayaklanma, daha düşmanları ile boy ölçüşmeden yitirilir. Düşmanlarınıza, güçleri dağınık olduğu sırada birdenbire saldırın, ne kadar küçük olursa olsun, yeni, ama günlük başarılar hazırlayın; ilk başarılı ayaklanmanın size verdiği moral üstünlüğü sürdürün; her zaman en güvenilir tarafı seçen kararsız öğeleri böylece kendi yanınıza alın; düşmanlarınızı güçlerini size karşı toparlayamadan önce geri çekilmeye zorlayın; devrimci taktiğin, bugüne kadar bilinen en büyük ustası olan Danton’un sözleriyle: de l’audace, de l’audace, encore de l’audace.” (F. Engels)
Kurtuluş Cephesi, 135. Sayı

      “... ayaklanma, savaş ya da herhangi bir başka sanat kadar bir sanattır; ihmal edilmesi, bunları ihmal eden partinin yıkımına yolaçan bazı pratik kurallara bağlıdır. Böyle durumlarda gözönünde tutulmaları gereken partilerin ve koşulların doğasından mantıksal olarak çıkan bu kurallar öylesine açık ve öylesine yalındırlar ki, kısa 1848 deneyi, bunları Almanlara adamakıllı öğretmiştir. Birincisi, eğer oyununuzun bütün sonuçlarına korkusuzca göğüs germeye iyice kararlı değilseniz, ayaklanma ile asla oynamayınız. Ayaklanma, değerleri her gün değişebilen çok belirsiz büyüklükler ile yapılan bir hesaptır; düşman güçleri, her tür örgütlenme, disiplin ve yetke alışkanlığı üstünlüğüne sahiptirler; eğer onların karşısına daha üstün güçler çıkaramazsanız, yenilir ve yıkıma uğrarsınız. İkincisi, bir kez ayaklanma yoluna girdikten sonra, çok büyük kararlılıkla ve saldırıcı biçimde hareket edilir. Savunma, her türlü silahlı ayaklanmanın ölümüdür; ayaklanma, daha düşmanları ile boy ölçüşmeden yitirilir. Düşmanlarınıza, güçleri dağınık olduğu sırada birdenbire saldırın, ne kadar küçük olursa olsun, yeni, ama günlük başarılar hazırlayın; ilk başarılı ayaklanmanın size verdiği moral üstünlüğü sürdürün; her zaman en güvenilir tarafı seçen kararsız öğeleri böylece kendi yanınıza alın; düşmanlarınızı güçlerini size karşı toparlayamadan önce geri çekilmeye zorlayın; devrimci taktiğin, bugüne kadar bilinen en büyük ustası olan Danton’un sözleriyle: de l’audace, de l’audace, encore de l’audace.” (F. Engels)
Vo Nguyen Giap

HALK SAVAŞININ BÜYÜK USTASI

25 Ağustos 1911
4 Ekim 2013
Kurtuluş Cephesi, 134. Sayı

      “... ayaklanma, savaş ya da herhangi bir başka sanat kadar bir sanattır; ihmal edilmesi, bunları ihmal eden partinin yıkımına yolaçan bazı pratik kurallara bağlıdır. Böyle durumlarda gözönünde tutulmaları gereken partilerin ve koşulların doğasından mantıksal olarak çıkan bu kurallar öylesine açık ve öylesine yalındırlar ki, kısa 1848 deneyi, bunları Almanlara adamakıllı öğretmiştir. Birincisi, eğer oyununuzun bütün sonuçlarına korkusuzca göğüs germeye iyice kararlı değilseniz, ayaklanma ile asla oynamayınız. Ayaklanma, değerleri her gün değişebilen çok belirsiz büyüklükler ile yapılan bir hesaptır; düşman güçleri, her tür örgütlenme, disiplin ve yetke alışkanlığı üstünlüğüne sahiptirler; eğer onların karşısına daha üstün güçler çıkaramazsanız, yenilir ve yıkıma uğrarsınız. İkincisi, bir kez ayaklanma yoluna girdikten sonra, çok büyük kararlılıkla ve saldırıcı biçimde hareket edilir. Savunma, her türlü silahlı ayaklanmanın ölümüdür; ayaklanma, daha düşmanları ile boy ölçüşmeden yitirilir. Düşmanlarınıza, güçleri dağınık olduğu sırada birdenbire saldırın, ne kadar küçük olursa olsun, yeni, ama günlük başarılar hazırlayın; ilk başarılı ayaklanmanın size verdiği moral üstünlüğü sürdürün; her zaman en güvenilir tarafı seçen kararsız öğeleri böylece kendi yanınıza alın; düşmanlarınızı güçlerini size karşı toparlayamadan önce geri çekilmeye zorlayın; devrimci taktiğin, bugüne kadar bilinen en büyük ustası olan Danton’un sözleriyle: de l’audace, de l’audace, encore de l’audace.” (F. Engels)
Kurtuluş Cephesi, 133. Sayı

      “Gezi Direnişi”nin ilk üç gününde girilen şiddetli çatışmaların ardından polisin çekilmesiyle birlikte Taksim Meydanı’nda ve Gezi Parkı’nda bir zafer havası esmeye başladı. Zafer havası şenliğe dönüştü. “Komün”ler kuruldu, halaylar çekildi. Taksim Meydanı’ndaki kitle zafer ve şenlik havası içindeyken, ülkenin her yanındaki, özellikle Ankara’daki çatışmalar olanca şiddetiyle devam ediyordu.
      Gerek direnişin ilk üç gününde Taksim Meydanı’nda, gerekse Ankara’dan Antakya’ya kadar ülke çapında süregiden çatışmalarda halk kitlesi taşlarla, sopalarla ve yer yer molotof kokteyllilerle polis saldırganlığına karşı direnişlerini sürdürdüler. Bu çatışmalarda halk kitlesinin tek meşru direnme aracı taşlar oldu.
Kurtuluş Cephesi, 133. Sayı

      Ağustos ayına girdiğimiz bugünlerde, “Gezi Direnişi” ya da tam tanımıyla Gezi Parkı’na yönelik polis terörüne karşı yükselen halk direnişi dalgası büyük ölçüde geri çekilmiştir. Şüphesiz geri çekiliş, birden ve aniden ortaya çıkmamıştır. 15 Haziran günü Gezi Parkı’ndaki “özgür alanın” polis saldırısıyla sona ermesiyle başlayan geri çekilme süreci Temmuz ortalarına doğru büyük ölçüde tamamlanmıştır. Halk direnişi, Ankara’da (Dikmen) ve Antakya’da belli ölçülerde sürdürülmeye çalışılmışsa da, “her kesimin” elbirliğiyle “forumlar”a dönüştürülmüş ve böylece geri çekiliş belirgin hale gelmiştir.
      Örgütsüz, öncüsüz ve kendiliğinden gelişen bir kitle hareketinin belli bir süreden sonra geri çekilmesi, sönümlenmeye başlamasında şaşırtıcı olan bir yan yoktur. Ancak halk direnişinin geri çekilişi, sönümlenmesi, doğrudan “Gezi Direnişi”ne, yani halk direnişinin Gezi Parkı bölümüne egemen kılınılan “barışçıl ve şiddet içermeyen kitle eylemi” anlayışına ve söylemine paralel gitmiştir.
Taş ve Direniş

      Bugün, 17 Haziran 2013 tarihinde “Gezi Direnişi” 18. gününe girdi.
      18 günlük halk direnişi, özellikle Gezi Parkı ve Taksim dışındaki kentlerde ve semtlerdeki direniş pek çok derslerle doludur. Direnişin kendiliğinden niteliği ve örgütsüz oluşu, 18 günlük direniş süresinde önemsenebilecek bir önderliğin ortaya çıkmaması, kaçınılmaz olarak direniş hareketinde yükselen dalganın (med) geri çekilmesi (cezir) karşısında ellerin-kolların bağlanmasına neden oldu.
      DİSK ve KESK’in görüntüsel “örgütlülüğü”, görüntüsel “hiyerarşik yapısı”, göstermelik, sözde “destek grevleri”nden öteye gidemedi. Hatta bu göstermelik “destek grevleri”yle direniş hareketini pasifize etmeye, direnişçilerin morallerini bozmaya katkıda bulundu.
      1 Mayıs’ta olduğu gibi, 17 Haziran günü, DİSK ve KESK, sözde “direngen” ve “keskin” söylemlerle ortaya çıkmışlar, ancak polis “engeli” karşısında kitleyi dağıtma kararı almıştır.
      Daha ileri ve daha üst düzey mücadeleyi göze alamayan, dahası böyle bir mücadeleden korkan konfederasyon yöneticilerinin 17 Haziran “grevi”nin ardından Taksim’e yürüyüş kararından vazgeçmesi ve ardından kitlenin dağılması, yenmeye cüret ve cesaret edilememesinin açık ifadesi olmuştur.
      Yenmeye ve sonuna kadar gitmeye cüret ve cesaret edemeyen konfederasyon yöneticilerinin “siyasal aidiyetleri” göz önüne alındığında, bu korkaklığın ve pasifizmin legalist sol hareketin korkaklığı ve pasifizmi olduğu açıktır.

      Bir hafta öncesine kadar Türkiye’deki her şey “olağan” akışı içinde gidiyordu.
      Borsa rekor üzerine rekor kırıyor, “özelleştirme” ya da “yeni projeler” adı altında kamu arazilerinin yağmalanmasına dayanan büyük ihaleler yapılıyordu. Satan memnundu, alan memnundu. Milyar dolarlar telaffuz ediliyor, milyarlar ortalıkta uçuşuyordu.
      “Medya”, Recep Tayyip Erdoğan’dan bir Abraham Lincoln çıkartmaya çalışırken, “İmralı görüşmeleri”ne dayanan “barış” havaları çalınıyordu.
      2014 yılında yapılacak olan yerel seçimler ve cumhurbaşkanlığı seçimleri üzerine anketler yayınlanıyor, AKP’nin yeni seçim zaferinden söz ediliyordu. “İmralı süreci” ve buna bağlı olarak PKK’nin silahlı güçlerini ülke dışına çıkarma kararı AKP’nin seçim zaferinin garantisi olarak görülüyordu.
      “İmralı süreci”yle BDP hızla AKP’ye yakınlaşırken, Recep Tayyip Erdoğan’ın “başkanlık arzusu”nun “Kürt sorununun çözümü” için bulunmaz bir fırsat olduğu ileri sürülüyordu.
      “Medya”nın, daha tam ifadeyle “yandaş medya”nın, olmadığını söylediği “muhalefet”, her zamanki söylemleriyle, iç çelişkileriyle ve Recep Tayyip Erdoğan’ın belirlediği polemiklerle oyalanıyordu.
      Sendikalar, sendika federasyonları, kendi dünyalarında ve kendilerince “önemli” saydıkları rutin işlerin peşinden giderken, yönetimler kimlerle ittifak kuracaklarının hesaplarını yapıyordu.
      Ülke yavaş yavaş tatil havasına girerken, küçük-burjuva aydınları, her zamanki karamsarlıklarıyla, ikircikli tutumlarıyla, kararsızlıklarıyla rutin yaşamlarını sürdürüyordu.


      “Gezi direnişi”yle başlayan ve ülke çapında yayılan eylemler, direnişler yıllardır biriken öfkenin dışa vurumu olmuştur.
      Klasik ve alışıla gelen sözlerle, her cinsten, her dinden, her mezhepten, her görüşten insanlar, yaşadıkları ve kendilerini etkileyen olaylardan ve gelişmelerden yola çıkarak sokağa çıktılar.
      Olaylar kendiliğinden gelişti. Devletin polis güçlerinin şiddeti karşısında herkes tepkisini ortaya koymak için sokağa çıktı.
      Örgütsüz ve kendiliğinden bir kitle hareketi başladı ve gelişti.
      Çoğunluğu herhangi bir kitle eylemine katılmamış insanlardan oluşuyor. Polisin kitle hareketlerini bastırmak için kullandığı yöntemleri ve bunların karşısında kendisini savunma yollarını bilmeyen kitleler sözkonusu.

Yaşasın Kızıl 1 Mayıs!

      1 Mayıs, çağımızın tek devrimci sınıfın, insanlığın nihai kurtuluşunu gerçekleştirecek, sınıfları ortadan kaldıracakk tek gerçek devrimci sınıfın, işçi sınıfının birlik, dayanışma ve mücadele günüdür.
      1 Mayıs, ırk, renk, dil, din, cinsiyet, etnik ve ulusal köken ayrımı yapmaksızın işçi sınıfının birlik ve dayanışma günüdür.
      İşçi sınıfı her türlü ayrımcılığa, sömürüye ve baskıya karşı, kendisi-için-sınıf olarak mücadele eder. Bu mücadelesini kendi ülkesinde yürütür ve her ülke, işçi sınıfının bu mücadelesinin sahnesidir.
Kurtuluş Cephesi, 132. Sayı

      Ve bugün, On’lar ve Denizler, dün kendilerini küçük-burjuva devrimcisi diye küçümseyenlerce, “Kemalistler” diye suçlayanlarca “kutsanıyor”! Adlarına “parklar” açılıyor, “mesajlar” yayınlanıyor. MİT’le yapılan görüşmelerin ürünü olan “Barış” onlara “ithaf” ediliyor!
      Marks, Engels ve Lenin’i “aştığını” söyleyenlerin, tarihte ilk kez ulusların kendi kaderlerini belirleme hakkını parti programlarına koyan proleter devrimcileri anmayanların, Marksizm-Leninizmi dillerinden ve yazılardan silip atanların “kutsaması”na karşılık Mahir Çayan yoldaş onlarca yıl önce şöyle söylüyordu:
      “Partimizin çizgisi, Marksizm-Leninizmin dünyanın ve ülkemizin somut şartlarına uygulanmasının oluşturduğu proleter devrimci çizgidir. Ve eylemleri de, bu leninist ideolojik ve politik tespitin pratiğe yansımasıdır.”
Kurtuluş Cephesi, 132. Sayı

      “Plan”, “kervan yolda düzülür” alışkanlığıyla zaman içinde geliştirilmiştir.
      Bu “plan”a göre, Amerikan emperyalizmi uzun süre bu bölgede kalamayacaktır. Dolayısıyla Amerika bölgeden çekildiğinde Kuzey Irak’taki “Kürt yerel yönetimi” Saddam karşısında korumasız ve savunmasız kalacaktır. Türkiye, “büyük abi” olarak, “tarihten gelen” bağlara dayanarak Kuzey Irak’taki Kürt yönetimine “hamilik” yapacaktır. Bu “hamilik”, Kuzey Irak’taki Kürt yerel yönetimini “Türkiye federasyonu” çerçevesinde Türkiye’ye bağlayarak Musul-Kerkük petrollerine el koymayı sağlayacaktır.
      Petrol “yoksulu” olan ve döviz gelirlerinin büyük bölümünü petrole harcayan Türkiye, Musul-Kerkük petrolüyle “ihya” olacak ve Ortadoğu’nun “süper bölgesel gücü” haline gelecektir. Özcesi Türkiye “uçacak”tır!
Kurtuluş Cephesi, 132. Sayı

      Bir ulusun ya da halkın “self-determination hakkı”, yani kendi geleceğini (yazgısını) belirleme hakkı, uluslararası hukuk çerçevesinde tek tek ulusların (ya da halkların) sahip olduğu haktır. Dolayısıyla da, bu hak, tüm uluslar için geçerlidir ve karşılıklıdır. Günümüzde “self-determination hakkı” Birleşmiş Milletler sözleşmesinin temel ilkelerinden birisidir.
      Bir hakka sahip olmak, bu hakkı kullanma onayına ya da iznine sahip olmak demektir. Medeni yasadaki “boşanma hakkı”nda olduğu gibi, evli eşlerin boşanma hakkına sahip olması, onların mutlak olarak ve hemen boşanacakları anlamına gelmez. Bu nedenle, “Hak”, koşulları ortaya çıktığında “hak sahipleri”nin bunu kullanabileceklerine ilişkin bir yetkidir.
      Ulusların “self-determination” hakkı, hiç tartışmasız, bir ulusun ayrılma ve ayrı devlet kurma hakkıdır. Diğer ifadeyle, ulusların kendi kaderlerini belirleme hakkı, “siyasal bağımsızlık” demektir. Yani ezilen ve başka ulusların egemenliği altında olan ulusların “ayrılma özgürlüğü” demektir. Bu da, ezilen, başka bir ya da birkaç ulusun egemenliği altında olan ulusun, siyasal geleceğini kendisinin belirlemesi, kendisini siyasal olarak örgütlemesidir. Tam ifadesiyle, kendine ait bir ulusal devlete sahip olmasıdır. Bu hakka sahip olan ezilen ve egemenlik altında tutulan ulus, hangi koşullarda bu hakkını “ayrılma”, ayrı devlet kurma yönünde kullanacağına kendisi karar verir.
      Özcesi, ulusların kendi kaderini belirleme hakkı, her ulusun kendine ilişkin siyasal kararları kendisinin alma hakkıdır. Bu hakkı ayrılma, ayrı devlet kurma yönünde kullanıp kullanmama kararı da tümüyle o ulusa aittir.
Kurtuluş Cephesi, 131. Sayı

      60’lı yılların sonları ile 70’li yıllar, toplumsal hareketlerin yükseldiği ve yayıldığı yıllar oldu. Bu yıllar, emperyalist burjuvazinin ideolojik ve siyasal egemenliğinin sarsıldığı, siyasal olarak tecrit olmaya başladığı, sosyalist ideolojinin güçlendiği ve küçük-burjuva aydınları üzerinde kesin bir “hegemonya” kurduğu yıllardı.
      80’li yıllar, emperyalizmin dünya çapında jandarmalığını yapan Amerikan emperyalizminin istemeye istemeye “efsanevi dolarını” devalüe ettiği, emperyalist sistem içindeki mutlak hegemonyasının sarsıldığı ve gittikçe sıklaşan ve şiddetlenen ekonomik bunalımlarla yüz yüze kaldığı yıllar oldu.
      1980 dünya ekonomik bunalımı ve buna bağlı olarak emperyalizme bağımlı, geri-bıraktırılmış ülkelerde büyük bir “borç krizi”nin ortaya çıkması Amerikan emperyalizminin gerileyişini daha belirgin hale getirdi.
      60’lı ve 70’li yıllarda, Avrupa’dan Amerika’ya, Asya’dan Afrika’ya kadar dünyanın her yerinde halk kitlelerinin politize olduğu, eskisi gibi yönetilmek istemediği ve “yeni bir dünya için” silahlı mücadeleye giriştiği bu yıllarda, Amerikan emperyalizmi geriletildi ve saldırganlığı kesintiye uğratıldı.
Kurtuluş Cephesi, 130. Sayı
      “Ceza suçlunun hakkıdır. Onun kendi iradesinin bir eylemidir. Hakkın çiğnenmesi, suçlu tarafından kendi hakkı olarak ilan edilmiştir.Onun suçu hakkın olumsuzlanmasıdır. Ceza, bu olumsuzlanmanın olumsuzlanmasıdır ve dolayısıyla suçlunun kendi isteği ve kendisinin zorladığı hakkın bir onaylanmasıdır.”
      Bu formülde kuşkusuz aldatıcı birşey vardır; bu da, Hegel’in suçluya yalnızca bir nesne, adaletin bir kölesi olarak bakacak yerde, onu özgür ve kendi kendini belirleyen bir varlık durumuna yükseltmesidir. Böyle olmakla birlikte, soruna daha yakından bakarsak, Alman idealizminin, çoğu başka durumlarda olduğu gibi, burada da, toplumun kurallarına aşkın (transcendantal) bir yaptırım eklediğini farkederiz. Gerçek itileri ve üstünde baskı yapan çeşitli toplumsal koşullarıyla birlikte bireyin yerine “özgür irade” soyutlamasını –insanın bir çok niteliğinden birini, insanın kendisinin yerine– geçirmek bir aldanma değil midir? Cezayı suçlunun kendi iradesinin bir sonucu sayan bu teori, yalnız eski “jus talionis”in (kısasın), göze göz, dişe diş, kana kan’ın metafizik bir ifadesidir. Bütün söz oyunları bir yana bırakılıp açıkça konuşulacak olursa, ceza, toplumun nitelikleri ne olursa olsun canalıcı önem taşıyan koşullarının çiğnenmesine karşı bir kendini savunma aracından başka birşey değildir. İyi ama, kendini savunmak için cellattan daha iyi bir araç bilmeyen ve kendi vahşetini “dünyanın en ileri gelen gazetesinde” ebedi hukuk diye ilan eden toplum, nasıl bir durumdadır ki?
Kurtuluş Cephesi, 130. Sayı

      “Ekonomi-politik, en geniş anlamda, insan toplumunda maddesel yaşama araçlarının üretim ve değişimini yöneten yasaların bilimidir. Üretim ile değişim iki farklı işlevdirler. Üretim, değişimsiz olabilir; ama değişim, –tanım gereği ürünlerin değişiminden başka bir şey olmamasından ötürü–, üretimsiz olamaz. Bu iki toplumsal işlevden her biri, büyük ölçüde kendine özgü dış etkilerin etkisi altında ve dolayısıyla büyük ölçüde kendi öz ve özgül yasalarına sahip bulunur. Ama öte yandan, bu işlevler birbirlerini her an koşullandırır ve birbirleri üzerinde öylesine bir etkide bulunurlar ki bunlar, ekonomik eğrinin apsis ve ordinatı olarak adlandırılabilirler.
      İnsanların üretim ve değişim koşulları ülkeden ülkeye ve her ülkede de kuşaktan kuşağa değişir. Öyleyse ekonomi-politik de bütün ülkeler ve bütün tarihsel dönemler için aynı olamaz.”
      Ekonomi-politik, belirli bir tarihsel dönemde ve belirli bir ülkede (örneğin İngiltere) üretim ve değişim ilişkilerinin incelenmesi (tahlil edilmesi) ve bu ilişkilerin yasalarının ortaya konulmasıdır. Böylece ekonomi-politik, toplumsal ölçekte üretim ilişkileriyle; toplumsal üretim ve değişim ilişkileriyle uğraşır. “Bununla birlikte” der Engels, “çeşitli insan toplumlarının içlerinde üretim ve değişimde bulundukları ve sonuç olarak ürünlerin her kez içlerinde bölüşüldükleri koşulların ve biçimlerin bilimi”dir de
Kurtuluş Cephesi, 129. Sayı

      “Mevcut durum” denildiğinde, hemen her zaman, içinde yaşanılan “an”da neler olduğu (geçmiş, olgu) ve neler olmakta olduğu (bugün, olay) akla gelir. Bu nedenle, günlük (ya da “medyatik”) söylemle, “ne oldu?” ve “ne oluyor?” sorularının yanıtı “mevcut durum”un saptanması demektir. Bu yönüyle “mevcut durum”, belli bir zaman içinde ortaya çıkan ve gelişen olayların belli bir sıralama içinde ortaya konulmasından ibarettir. Böyle olunca da, olaylar ve olgular, yazarın ya da konuşmacının kendine göre belirlediği bir “sunum” içinde ortaya konulur. Dolayısıyla bu “sunum”, belli bir “mantıksal sıra” izlemek durumundadır ve her olay/olgu, bu “mantıksallık” içinde sıralanır ve kendiliğinden bir “neden-sonuç” ilişkisi ortaya çıkarır.
      Örneğin biri (köşe yazarı, televizyon “yorumcusu” ya da “gazete editörü”) herhangi bir olayı öne çıkartırken, bir başkası bir başka olayı öne çıkartır. Böylece, “diğer olaylar”, her durumda öne çıkan olaya göre belirlenir ve öne çıkan olay bağlamında ele alır. Birinin amacı, örneğin, AKP’nin “ileri demokrasi” getirdiği, ülkeyi “kalkındırdığı”, “ötekileşme”yi sona erdirdiği, Türkiye’yi “bölgesel güç ve küresel oyuncu” haline getirdiği, ekonomiyi “büyüttüğü” vs. ise, doğal ve kaçınılmaz olarak her gelişen ekonomik, toplumsal ve siyasal olayı bu amaç çerçevesinde ele alacak ve bu amaca ulaşmayı sağlayacak biçimde “mantıksal” bir sıraya sokacaktır.
      Ama bir başkasının amacı, birincisinin tersi ise, yani AKP’nin “ileri demokrasi” adını verdiği şeyin gerçek olmadığı, “ileri demokrasi” adı altında yeni bir “vesayet” döneminin başladığı, geçmiş “mağduriyetler” karşısında yeni “mağduriyetler” yarattığı, Türkiye’nin söylendiği gibi bir “bölgesel güç ve küresel oyuncu” olmadığı, ekonominin “büyümek”ten daha çok “kriz” içinde olduğunu göstermek ise, doğal ve kaçınılmaz olarak gelişen olayları bu bağlamda “mantıksal” bir sıraya sokarak sunacaktır.
Kurtuluş Cephesi, 128. Sayı

      “Bir zamanlar”, insanlar, geleceğin ne olacağını bilmekten çok, geleceğin nasıl olması gerektiğini tartışıp geleceği biçimlendirmeye çalışırlardı. Bu zamanlar, devrimci mücadelenin geliştiği ve yaygınlaştığı dönemlerdi.
      Her devrim, birleşik ve örgütlü karşı-devrim doğurarak gelişir. Dolayısıyla gelişen ve yaygınlaşan devrimci mücadele karşısında, egemen sınıflar kendi aralarındaki çelişkileri bir yana bırakarak uzlaştılar ve tüm devlet olanaklarını seferber ederek güçlü bir karşı-devrim cephesi oluşturdular. Bu karşı-devrim cephesi, kimi zaman yönetimin askerileştirilmesi şeklinde (12 Mart ve 12 Eylül’de olduğu gibi), kimi zaman MC hükümetleri ve faşist milis örgütlenmeler olarak ortaya çıktı.
      Bu süreçte “gelecek” ya da “gelecekte ne olacağını bilme” sorunu, açık ve kesin biçimde hangi tarafın zafer kazanacağına ilişkin bir sorundu. Tüm taraflar ve her bir tarafın tüm bileşenleri, “gelecek”in sadece ve sadece mücadeleyle, mücadeleyi kararlılıkla ve sonuna kadar sürdürmekle belirleneceğinin farkındaydılar.
      Güçler, yani devrimci güçler ile karşı-devrimci güçler eşit değildi. Maddi ve teknik olarak çok güçlü karşı-devrim cephesi (emperyalizm ve oligarşi) karşısında devrimci güçler hem dağınık, hem de zayıftılar, ama siyasal ve moral olarak üstündüler. Ancak karşı-devrim cephesi siyasal açıdan tam olarak tecrit edilemediğinden ve devrimci güçler birleşik bir cephe oluşturamadıklarından, yönetimin askerileştirilmesiyle birlikte ülke çapında başlatılan devlet terörüyle ezildiler ve başarısızlığa uğradılar.
      12 Mart koşullarında, devrimci güçlerin siyasal ve moral üstünlüğü karşısında devlet terörü bir süre etkili olabildiyse de, devrimci mücadelenin gelişimini durdurmakta başarılı olamadı. Böylece 1974’den itibaren devrimci mücadele, siyasal ve moral üstünlüğüne dayanarak yeniden gelişmeye ve yaygınlaşmaya başladı.
      “Geleceğin ne olacağını” bilmek yerine, geleceği kurmak için mücadeleyi sürdüren devrimci güçler, 12 Eylül askeri darbesiyle birlikte genişliğine ve derinliğine bir yenilgiyle yüzyüze geldiler.
Kurtuluş Cephesi, 127. Sayı

      Her şey daha çok belirginleşiyor, netleşiyor. Neyin ne olduğu, kimin kim olduğu, olayların neden ve nasıl ortaya çıktığı, ne yönde gelişeceği daha açık hale geliyor. Şeriatçılığın ne olduğu daha anlaşılır hale gelirken, laikliğin neden gerekli olduğu (az da olsa) daha net görülebiliyor. AKP’nin “takiyye” yapmaya gereksinimi kalmadıkça, önündeki engellerin tek tek ve kolayca yok olduğunu gördükçe pervasızlaşması, “niyetin”in, “amacın”ın ne olduğunu daha açık görünür kılıyor. Kimsenin “yaşam tarzına müdahale etmedik” diye gürleyen “başbakan”, artık kolayca yaşam tarzı dikte edebilir hale geliyor. Her “yeni yaşam tarzı” dikte etmeye yöneldiğinde, bu “yaşam tarzı”nın şeriatçı bir “tarz-ı hayat” olduğu daha da belirginleşiyor.
      Öte yandan, belli belirsiz AKP iktidarının “ülkenin hayrına” olmadığını düşünen, zaman zaman “takiyye” yaptığını, giderek “şeriat düzenine” geçileceğini söyleyen, ama bir türlü söylediklerine inanamayan, inanamadığı için de “bir şey” yapmaktan uzak duran insanlarda öfke birikiyor. Son olaylarda (tiyatrocuların “isyanı”, THY kabin görevlilerinin grevi vb.) bu öfkenin giderek büyüdüğü net olarak görülüyor.
      “Popüler kültür”le ünlenen, varlığını “popüler kültür”e borçlu olanlar bile (örneğin Ayşe Arman) “kendi” yaşam tarzını savunma adına politize oluyor.
Kurtuluş Cephesi, 127. Sayı

      Fotoğraf 1 Mayıs 2012 günü çekilmiştir. Çok açık biçimde 1 Mayıs’ın nasıl “saydam”laştığını ve “sarılaştırıldığı”nı göstermektedir.
      Fotoğrafın ön sırasında, ellerinde rengarenk pankartlarla saf tutmuş olan “300 bin” kişiden oluşan “kitle” bulunmaktadır. Fotoğrafın ortasında, iki tarafından vinçlerin kaldırdığı ve üzerinde “1 Mayıs 77 Suçluları Yargılansın”yazılı “saydam” (şeffaf) “dev” bir pankart asılıdır. “Saydam” pankartın arkasında ise, bir siluet gibi, “kitle”yi izleyen ve her an müdahaleye hazır polis kıtaları bulunmaktadır.
      İşte “saydam”laşan 1 Mayıs’ın fotoğrafta görünen ahvalinin yazılı ifadesi bu kadardır.
      Hiçbir sol söyleme uymayan “1 Mayıs 77 Suçluları Yargılansın” sözlerinin yer aldığı “dev pankartı” kimin hazırladığı ise meçhuldür. “Medya”nın kısa süren “ilgisi” sırasında, bu “dev pankart”ın, Atatürk heykelinin “mal ve can güvenliğini korumak” amacıyla polis tarafından hazırlatıldığı ve asıldığı söylenmişse de, ne “miting organizasyon komitesi”nce, ne de bir başka “yetkili” tarafından yalanlanmamıştır. Böylece 2012’nin 1 Mayıs’ı, sadece “sarı 1 Mayıs” olarak tarihe geçmekle kalmamış, aynı zamanda “saydam dev işçi pankartı”nın polis tarafından yaptırılıp, astırıldığı 1 Mayıs olarak da tarihe geçmiştir.
Yaşasın Kızıl 1 Mayıs!

      1 Mayıs, yasal “tatil günü” ilan edildi.
      1 Mayıs, bayramlaştırıldı.
      1 Mayıs, her türlü icazet arayışlarının ve siyaset manevralarının aracı olarak kullanıldı.
      1 Mayıs, her cinsten ve her “renkten” insan “kütlesi”nin meydanlara çıktığı, halay çektiği, eğlendiği şenlik havasına sokuldu.
      1 Mayıs, İŞÇİ SINIFININ BİRLİK, DAYANIŞMA ve MÜCADELE günü olmaktan çıkartılarak evcilleştirildi.
      Şimdi 1 Mayıs, “sol kitle”nin (iğrenç bir ifadeyle) “gazının alındığı” bir güne dönüştürülmektedir.
      Sıradan bir “bahar bayramı şenliği” görünümünde rutinleştirilmeye çalışılmaktadır.
Kurtuluş Cephesi, 126. Sayı

      Herkesin bildiği ve yakından izlediği gibi, 3 Temmuz 2011 günü, “özel yetkili sav-cılar”ın talimatıyla “Organize Suçlarla Mücadele Şubesi” tarafından, “Ergenekon” ya da “Balyoz” davalarının operasyonlarına benzer bir biçimde Fenerbahçe, Trabzonspor, Beşiktaş, Sivasspor ve Giresunspor kulüp binalarında aramalar yapıldı. “Ergenekon” davasından tutuklu Sedat Peker’in “manevi oğlu” Olgun Peker ve Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım’ın da aralarında olduğu 50 civarında “şüpheli” gözaltına alındı. Bu “1. Dalga”nın sonunda Olgun Peker ve Aziz Yıldırım dahil 26 kişi “silahlı örgüt kurma ve yönetme” suçlamasıyla tutuklandı.
      Ve bu andan itibaren, her türden ve her cinsten “futbolsever”in ve “futbol yorumcusu”nun işi gücü “şike operasyonu” oldu. Böylece “Lig Tv” yüzünden maçların görüntülerini yayınlayamayan televizyon kanalları için bulunmaz bir fırsat ortaya çıktı. Televizyon kanalları, “ünlü yorumcular”ın “yorumladığı” şike operasyonu programlarıyla dolup taştı. “Ergenekon” uzmanı Rasim Ozan Kütahyalı, “Balyoz” uzmanı Mehmet Baransu, “terörle mücadele uzmanı” Emre Uslu futbolun “kozmik odası”nın “şifrelerini” açığa çıkarmak için spor programlarında boy gösterirken, “futbol camiası”ndaki her türlü “alevere-dalevere” içinde bulunanlar, birbirleriyle “hesabı” olanlar bu fırsatı kaçırmadılar. “Benim Genelkurmay Başkanım vurdumu oturtmalı” diyeninden demeyenine kadar hemen herkes Fenerbahçe’yi ve başkanı Aziz Yıldırım’ı “topun ağzına” koydular. Artık varsa da, yoksa da Fenerbahçe’nin şampiyon olmak için “şike” yaptığı konuşulmaya başlandı.
      “Ergenekon” ve “Balyoz” operasyonlarında olduğu gibi, “medyaya sızdırılan tapeler”le “şike operasyonu”nda gözaltına alınanlar ve tutuklananların “şike” yaptıklarından hiç kimse “şüphe” duymazken, birden ortalık karıştı.
Kurtuluş Cephesi, 125. Sayı

      Herkesin bildiği ve yakından izlediği gibi, 3 Temmuz 2011 günü, “özel yetkili sav-cılar”ın talimatıyla “Organize Suçlarla Mücadele Şubesi” tarafından, “Ergenekon” ya da “Balyoz” davalarının operasyonlarına benzer bir biçimde Fenerbahçe, Trabzonspor, Beşiktaş, Sivasspor ve Giresunspor kulüp binalarında aramalar yapıldı. “Ergenekon” davasından tutuklu Sedat Peker’in “manevi oğlu” Olgun Peker ve Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım’ın da aralarında olduğu 50 civarında “şüpheli” gözaltına alındı. Bu “1. Dalga”nın sonunda Olgun Peker ve Aziz Yıldırım dahil 26 kişi “silahlı örgüt kurma ve yönetme” suçlamasıyla tutuklandı.
      Ve bu andan itibaren, her türden ve her cinsten “futbolsever”in ve “futbol yorumcusu”nun işi gücü “şike operasyonu” oldu. Böylece “Lig Tv” yüzünden maçların görüntülerini yayınlayamayan televizyon kanalları için bulunmaz bir fırsat ortaya çıktı. Televizyon kanalları, “ünlü yorumcular”ın “yorumladığı” şike operasyonu programlarıyla dolup taştı. “Ergenekon” uzmanı Rasim Ozan Kütahyalı, “Balyoz” uzmanı Mehmet Baransu, “terörle mücadele uzmanı” Emre Uslu futbolun “kozmik odası”nın “şifrelerini” açığa çıkarmak için spor programlarında boy gösterirken, “futbol camiası”ndaki her türlü “alevere-dalevere” içinde bulunanlar, birbirleriyle “hesabı” olanlar bu fırsatı kaçırmadılar. “Benim Genelkurmay Başkanım vurdumu oturtmalı” diyeninden demeyenine kadar hemen herkes Fenerbahçe’yi ve başkanı Aziz Yıldırım’ı “topun ağzına” koydular. Artık varsa da, yoksa da Fenerbahçe’nin şampiyon olmak için “şike” yaptığı konuşulmaya başlandı.
      “Ergenekon” ve “Balyoz” operasyonlarında olduğu gibi, “medyaya sızdırılan tapeler”le “şike operasyonu”nda gözaltına alınanlar ve tutuklananların “şike” yaptıklarından hiç kimse “şüphe” duymazken, birden ortalık karıştı.
Kurtuluş Cephesi, 125. Sayı

      Herkesin bildiği ve yakından izlediği gibi, 3 Temmuz 2011 günü, “özel yetkili sav-cılar”ın talimatıyla “Organize Suçlarla Mücadele Şubesi” tarafından, “Ergenekon” ya da “Balyoz” davalarının operasyonlarına benzer bir biçimde Fenerbahçe, Trabzonspor, Beşiktaş, Sivasspor ve Giresunspor kulüp binalarında aramalar yapıldı. “Ergenekon” davasından tutuklu Sedat Peker’in “manevi oğlu” Olgun Peker ve Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım’ın da aralarında olduğu 50 civarında “şüpheli” gözaltına alındı. Bu “1. Dalga”nın sonunda Olgun Peker ve Aziz Yıldırım dahil 26 kişi “silahlı örgüt kurma ve yönetme” suçlamasıyla tutuklandı.
      Ve bu andan itibaren, her türden ve her cinsten “futbolsever”in ve “futbol yorumcusu”nun işi gücü “şike operasyonu” oldu. Böylece “Lig Tv” yüzünden maçların görüntülerini yayınlayamayan televizyon kanalları için bulunmaz bir fırsat ortaya çıktı. Televizyon kanalları, “ünlü yorumcular”ın “yorumladığı” şike operasyonu programlarıyla dolup taştı. “Ergenekon” uzmanı Rasim Ozan Kütahyalı, “Balyoz” uzmanı Mehmet Baransu, “terörle mücadele uzmanı” Emre Uslu futbolun “kozmik odası”nın “şifrelerini” açığa çıkarmak için spor programlarında boy gösterirken, “futbol camiası”ndaki her türlü “alevere-dalevere” içinde bulunanlar, birbirleriyle “hesabı” olanlar bu fırsatı kaçırmadılar. “Benim Genelkurmay Başkanım vurdumu oturtmalı” diyeninden demeyenine kadar hemen herkes Fenerbahçe’yi ve başkanı Aziz Yıldırım’ı “topun ağzına” koydular. Artık varsa da, yoksa da Fenerbahçe’nin şampiyon olmak için “şike” yaptığı konuşulmaya başlandı.
      “Ergenekon” ve “Balyoz” operasyonlarında olduğu gibi, “medyaya sızdırılan tapeler”le “şike operasyonu”nda gözaltına alınanlar ve tutuklananların “şike” yaptıklarından hiç kimse “şüphe” duymazken, birden ortalık karıştı.
Kurtuluş Cephesi, 124. Sayı

      Bugün Suriye ordusu, 215 bin askerden oluştuğu, 3.700 T-72 vb. Sovyet tankı, 6.600 zırhlı personel taşıyıcısı ve 241 savaş uçağı olduğu tahmin edilmektedir.[5*] Bunun karşılığında Türk ordusunun, 620 bin askerden oluştuğu, 4.300 tanka, 6.600 zırhlı personel taşıyıcı ve 302 savaş uçağına sahip olduğu tahmin edilmektedir.
      Bu tahmini bilgilere göre, Türk ordusu kesin bir sayısal üstünlüğe sahiptir. Ancak Suriye’ye yönelik bir askeri işgal harekâtında en önemli unsur, Suriye’nin elinde bulunan tankların ve savaş uçaklarının etkisiz hale getirilmesidir. Bunun en güvenlikli yolu, bu savaş araçlarının hareketsizken yerde imha edilmesidir. Amerikan emperyalizminin Irak saldırılarında görüldüğü gibi, bunun yapılabilmesi için de, ağır bombardıman uçaklarıyla askeri üslerin vurulması, askeri gücünün belli ölçüde imha edilmesi önemlidir. Türk ordusunun elinde avcı-bombardıman uçakları olmakla birlikte, ağır bombardıman uçakları mevcut değildir. Yani Türk ordusu, Amerikan emperyalizminin yaptığı gibi, ağır bombardıman sonrasında kara harekâtına girişebilecek askeri donanıma sahip değildir. Bu yüzden, Suriye ordusunun tanklarının, zırhlı personel taşıyıcılarının ve savaş uçaklarının imha edilmesi, doğrudan bir çatışmayı kaçınılmaz kılmaktadır. Bu da, olası bir savaşta ağır kayıplara neden olabilecektir.
Kurtuluş Cephesi, 123. Sayı

      Tayyip Erdoğan’ın söyleminde ifadesini bulan ve “teorisyen”liğini Ahmet Davutoğlu’nun yaptığı yeni dış politika, en yalın ifadeyle, Türkiye Cumhuriyeti’nin “yurtta sulh, cihanda sulh” sözlerinde simgelenen 80 yıllık dış politikasından kesin ve mutlak bir ayrılmayı ifade etmektedir.
      Bu dış politika, tüccar zihniyetini içselleştirmiş ve işbirlikçi-ticaret burjuvazisinin ideologluğuna soyunmuş “yandaş” küçük-burjuvalara göre, Türkiye’nin “bölgesinde hak ettiği yeri” almasına yönelik “emperyal” bir dış politikadır. Bu politika, TÜSİAD yazınında “bölgesel güç” olarak ve “teorisyen” Ahmet Davutoğlu’nun “pro-aktif” söylemiyle icra edilmektedir.
      Bu politikanın temel “argümanı”, Ortadoğu’nun Amerikan emperyalizmi tarafından yeniden “dizayn” edildiği ve bu temelde yeni bir Ortadoğu oluşturulduğu tezidir. Bu teze dayanan dış politika (“emperyal dış politika”), 1990’ların ünlü “Yeni Dünya Düzeni” söyleminin yeni bir versiyonu olan “Yeni Ortadoğu Düzeni”nde yer alma, pay kapma ve rol çalma olarak Tayyip Erdoğan ve mehteran takımının (içerde Kanun Hükmünde Kararname ile işler yürütüldüğünden) neredeyse tüm icraatını oluşturmaktadır.
      Bu dış politikaya karşı çıkanların “yurtta harp, cihanda harp” olarak tanımladıkları bu “emperyal” dış politika, “insani” nedenlerle Gazze sorununun sahiplenilmesiyle başlamıştır (“ünlü” “one minute” olayı). Ardından İsrail karşıtlığı ekseninde genişletilmiş, “Arap Baharı” olaylarıyla “pro-aktif” hale dönüştürülmüştür. Özellikle “NATO’nun Libya’da ne işi var”la başlayan ve ardından emperyalizmin Libya müdahalesinde “pro-aktif” rol alınmasıyla süren gelişmeler, AKP’nin “emperyal dış politikası” için uygun bir ortam yaratmıştır.
Kurtuluş Cephesi, 122. Sayı

    Son on yılda emperyalist-kapitalist sistem üç büyük ekonomik kriz (2000 Finans Krizi, 2001 Dot-com Krizi ve 2007-2009 Mortgage Krizi) geçirmiş ve bugün yeni bir kriz dalgası ortaya çıkmıştır. Bu yeni kriz dalgasının diğerlerinden farklılığı, Avrupa merkezli oluşu ve “borç krizi” olarak ortaya çıkmasıdır. 2008 yılında İzlanda’da başlayan, ardından İrlanda ve Portekiz “krizi” olarak genişleyen ve Yunanistan “krizi”yle belirginleşen bu yeni “borç krizi”, 2000’li yılların ilk büyük dünya ekonomik krizinin başlangıcı olma potansiyeline sahiptir. Bugün gelişen “borç krizi”, şu ya da bu sektörü ya da sadece finans kesimini etkileyen “finans krizler”inden farklı olarak, doğrudan ülkeleri ve ülke ekonomilerini kapsayan bir krizdir.
    Daha önceki üç kriz bazı büyük ABD şirketlerinin (Enron, Worldcom ve Lehman Brothers) iflasıyla sonuçlanan “finans krizi” olarak geçiştirilmişse de, doğrudan kitlelerin yaşamlarına yansımamış ve kitleler tarafından fazlaca “hissedilmemiş”tir (Bu krizleri en çok “hisseden” kesimler, “beyaz yakalı”lar olarak tanımlanan “orta sınıf”ın orta ve üst gelir grupları olmuştur.) Bu krizleri geniş halk kitleleri doğrudan “hissetmediği” için ülkeleri etkilemediği, Recep Tayyip Erdoğan’ın sözüyle “teğet geçtiği” söylenebilir. Ama yeni kriz, doğrudan ülke ekonomilerinden kaynaklanan, dolayısıyla doğrudan ülke ekonomilerinin krize girmesine yol açacak olan bir krizdir. Bu açıdan, bu yeni “borç krizi”, 1980 yılında başlayan ve IMF’nin “Sessiz Devrim” olarak tanımladığı 1994’e kadar süren dünya borç krizinin yeni bir versiyonu olarak görünmektedir.
Kurtuluş Cephesi, 121. Sayı

      “Zenginlik, demokratik cumhuriyette, gücünü, dolaylı, ama o kadar da güvenli bir biçimde gösterir. Bir yandan, Amerika’nın klasik bir örnek sunduğu, memurların düpedüz rüşvet yemesi, öbür yandan, hükümetle borsa arasındaki ittifak biçimi altında; bu ittifak, devlet borçları ne kadar çok artar, ve hisse senetli şirketler, yalnızca ulaştırmayı değil, üretimin. kendisini de ellerinde ne kadar çok toplar ve böylece borsada ne kadar merkezi bir durum kazanırlarsa, o kadar kolay gerçekleşir. Amerika dışında, bunun çarpıcı bir örneğini yepyeni Fransız Cumhuriyeti verir, ve namuslu İsviçre de, bu alanda geride kalmaz. Ama, İngiltere bir yana, genel oy hakkının, Bismarck ya da Belichröder’den hangisini daha yüksek bir duruma yükselttiği belli olmayan yeni Alman İmparatorluğu, hükümetle borsa arasındaki bu kardeşçe ittifak için, demokratik bir cumhuriyetin [hiç de -ç.] zorunlu olmadığını kanıtlar. Ve kısacası, mülk sahibi sınıf, doğrudan doğruya, bütün yurttaşlara tanınan genel oy hakkı aracıyla hüküm sürer. Ezilen sınıf, yani gerçekte proletarya, kendi kendini kurtarmak için yeteri kadar olgunlaşmadıkça, çoğunlukla, varolan toplumsal rejimi, olanaklı tek rejim olarak düşünecek, ve siyasal bakımdan söylemek gerekirse, kapitalist sınıfın kuyruğunu, onun aşırı sol kanadını oluşturacaktır. Ama, kendi kendini kurtarmakta daha yetenekli bir duruma geldiği ölçüde, proletarya, ayrı bir parti oluşturur, ve kapitalistlerin temsilcilerini değil, kendi öz temsilcilerini seçer. Öyleyse, genel oy hakkı, işçi sınıfının olgunluğunu ölçmeyi sağlayan göstergedir. Bugünkü devlet içinde bundan daha çok hiçbir şey olamaz ve hiçbir zaman da olamayacaktır; ama bu kadarı da yeter. Genel oy hakkı termometresinin, emekçiler için kaynama noktasını göstereceği gün, onlar da, kapitalistler gibi, ne yapmaları gerekiyorsa onu yapacaklardır.” (Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Seçme Yapıtlar III, s. 401-402.)
Yaşasın 1 Mayıs!

      1 Mayıs, İŞÇİ SINIFININ BİRLİK, DAYANIŞMA ve MÜCADELE GÜNܒdür.
      Bunu, ülkemizin kuzeyinden güneyine, doğusundan batısına, Türk’ünden Kürt’üne herkes artık “ezbere” bilmektedir. Ezilenler ve sömürülenler kadar ezenler ve sömürenler de bunu çok iyi bilmektedirler.
      İşçi sınıfı ise, bugünün egemenlerinin mezar kazıcısıdır; onların egemenliklerine son verecek olan tek devrimci sınıftır.
      İşçi sınıfı, insanlığın nihai kurtuluşunu sağlayacak olan kendi devriminde yol gösterici, aydınlatıcı bilimsel bir dünya görüşüne sahiptir. Bu dünya görüşü, işçi sınıfının ideolojisi olan marksizm-leninizmdir.
      İşçi sınıfının bilimsel dünya görüşü, gerçek bir devrim olmaksızın, mevcut düzenin eşitsizliğinin, haksızlığının, zorbalığının, baskısının ortadan kaldırılamayacağını açık biçimde ortaya koyar.
      Devrim, işçi sınıfının devrimi, basit bir alt-üst, yalın bir iktidar değişikliği değil, köklü ve kalıcı bir ekonomik, toplumsal, siyasal düzen değişikliği demektir.
      Devrim, geleceğin altyapıdan üstyapıya kadar yeni baştan kurulması demektir.
      Böylesi bir devrimi sadece işçi sınıfı başarabilir.
Kurtuluş Cephesi, 120. Sayı

      İbrahim Tatlıses “suikasti” dışta bırakılırsa, emperyalist ülkelerin Libya’ya saldırısı, Ergenekon’un “medya ayağı”na yönelik operasyon, Japonya’daki nükleer felaket, Merkez Bankası’nın “sıcak para operasyonu” ve nihayetinde basılmamış, henüz hazırlık aşamasında olan bir kitabın “örgütsel belge” olduğu gerekçesiyle tüm kopyalarının toplatılması, birbiri ardına gelişen ve her birinin diğerini gündemin alt sıralarına ittiği olaylar dizisidir. Yakından bakıldığında Libya harekatı, Ergenekon operasyonu, basılmamış kitabın “örgütsel belge” ilan edilmesi ve “sıcak para operasyonu” yanında, İbrahim Tatlıses’in Recep Tayyip Erdoğan tarafından AKP “aday adayı” ilan edilmesi de, Türkiye’nin ekonomik ve siyasal yaşamına ilişkin olaylardır. Bir ilahiyat prof.’unun “dekolte-tecavüz” açıklaması da bunlara eklendiğinde, son iki ayın olaylarının bir bütün olarak ekonomik, toplumsal ve siyasal alanı kapsadığı açıktır.
      Birbiri ardına ve birbiriyle iç içe gelişen bu ekonomik, toplumsal ve siyasal olaylar, Türkiye’de her an her şeyin olabildiğini çok açık biçimde göstermektedir.
Kurtuluş Cephesi, 119. Sayı

      Ocak ayının ortalarına gelinirken, siyaset yeniden kıpırdanmaya başladı. Öğrenci eylemleri, 102 sayılı yasa "gereğince" Hizbullahçıların cezaevlerinden tahliye edilmesi, "ucube" tartışmaları, içki yasakları ve nihayetinde "Aslan Gassaray" protestosu siyasetteki yeni canlanmanın, kıpırdanmanın ilk işaretleri oldu.
      Henüz seçim sath-ı mailine girilmediğinden, henüz milletvekili aday adayları bile ortaya çıkmamışken ve hatta seçimin kesin tarihi bile belirlenmemişken ortaya çıkan bu kıpırdanmalar, geçen yılın son aylarındaki "siyasal rehavet" ve durgunluk günlerinin geride kaldığını göstermektedir.
Kurtuluş Cephesi, 118. Sayı

      Söylentiler çok değişik.
      Kimine göre “diplomasinin 11 Eylül’ü”, kimine göre “bilişimin zaferi”, kimine göre “Amerikan oyunu”, kimine göre “İsrail parmağı”, kimine göre Amerikan emperyalizminin “kirli çamaşırları”, kimine göre “şeffaflığın zaferi”.
      Bir gün önce, “Biraz sanki bazı şeyler süzgeçten geçirilerek yapılıyor. Sanki bir amaç var gibi geliyor bana.” diyen, bir gün sonra “Ben böyle komplo teorilerine fazla inanmam” diyebilen Abdullah Gül’e göre, “Wikileaks tuzağına Türkiye’de kimse düşme”melidir.
      “Recep bey”e göre ise, WikiLeaks belgeleri bir “komplo” ürünüdür. Özellikle İsviçre’de 8 banka hesabı olduğuna ilişkin belgenin Taraf gazetesi tarafından “manşete çekilmesi”ni “çok manidar” bulan “Recep bey”, “Şu anda Belediye Başkanlığım döneminde ‘Erdoğan’ın bir milyar doları var’ diyenler Ergenekon’dan içeride” diyerek tehdit etmekten de geri kalmamıştır. .
Kurtuluş Cephesi, 117. Sayı

      İçiniz mi daraldı, iç çekip, tüm sıkıntınızı içinize atacağınıza, bir dosta içinizi dökün. Yeter ki dostun içi dışı bir olsun... Dooooost, dost! Dost, çoook uzaklarda, karanlıklarda mı kaldı, o zaman, bilirim, insanın içi sızlar... Yani yüreği, ciğeri sızlar. Yani içi yanar... İnsanın içi kan ağlar .
      Nasılsınız? Nicesiniz? İçiniz nasıl, içiniz?
      Yoksa bu sabah, içinize doğdu, güzel bir şeyler mi olacak? Diyelim, bir karşılaşma (Bir kitapla, bir oyunla, bir filmle, bir şarkıyla, bir şiirle ya da bir insanla da olabilir). Heeeeyt, yaşasın! İnsanın artık içi içine sığmaz coşkudan, heyecandan. Belki ilk kez karşılaşıyorsunuz bu kitapla/şiirle/insanla (en iyisi eserle diyelim) ama şimdiden içli dışlı oldunuz bile. Kafanızdaki binbir soruya yanıt bulur gibisiniz. Özlem giderir gibisiniz. İçiniz pır pır. Gülmek, dört elle sarılmak, çoğalmak içinizden gelir. Yani gönülden kopar... Ve insanın içi titrer bu sevincini yitirmemek için... Yeter ki, bu sevinç iç edilmesin, bu umudun içine edilmesin.
      Nasılsınız? Nicesiniz? İçiniz nasıl, içiniz? ...
Kurtuluş Cephesi, 116. Sayı

      12 Eylül terörü çok değişik sonuçlar ortaya çıkardı. Doğrudan faşist-askeri teröre maruz kalanlar kadar, bu terörü destekleyen ya da kayıtsız kalan milyonlarca insan da bu sonuçlardan paylarına düşeni aldılar. Pek çok sonucunun yanında, özellikle 12 Eylül döneminde ve faşist-askeri terörün doğrudan sonucu olarak değişik insan tipleri ortaya çıktı.
      Doğrudan faşist-askeri teröre maruz kalan insanların (ki 1980 yılında 15 yaş üstü yetişkin 25 milyonluk nüfusun yaklaşık üç milyonunu kapsar) bir bölümü, sadece soruşturulmuş ve fişlenmiştir. 650 bin kişi gözaltına alınmış ve tutuklanmıştır. Gözaltına alınanlar, bir haftadan 90 güne kadar uzayan sürelerle işkenceden geçirilmişler, "sorgulanmış"lardır.
      "Sorgu", daha tam ifadesiyle işkence, "suç" için "kanıt" bulmak ya da "suçu itiraf ettirmek"ten öte, doğrudan "obje"yi yıldırmayı ve sindirmeyi amaçlamışsa da, bundan çok daha fazla "obje"yi kendisine güvensiz bir kişiliğe dönüştürmeyi, insanlıktan çıkartmayı, deyim yerindeyse paronayak haline getirmeyi amaçlamıştır...
Kurtuluş Cephesi, 115. Sayı
      "Sanayi bürokratlarının, serbest meslek sahiplerinin, öğretmenlerin, devlet memurlarının vb.nin oluşturduğu ve merkezileşme ve yükselen hayat standartları sürecinde kaçınılmaz olarak ortaya çıkan ‘yeni orta sınıf’, dağıtım faaliyetleri ile meşgul olanların büyük bölümünü oluşturan satıcılar, reklam alanları, gazeteciler ve ücretliler ordusuyla daha da artmıştır. Nüfusun bu öğeleri göreli olarak daha iyi ücret alırlar ve öznel açıdan onları az ya da çok kapitalist ve toprak sahipleri sınıfına bağlayan bir yaşam standardından yararlanırlar. Diğer taraftan, kapitalizm altında bunların bir bölümü gelirlerini dolaylı ya da dolaysız olarak artı-değerden sağladıkları için, artı-değerin azalması bunlara zarar verir ve bu nedenle çıkarlarını egemen sınıfların çıkarlarıyla bağlayan nesnel bir bağ da vardır. Her iki nedenden dolayı, yeni orta sınıf işçilerden ziyade kapitalistler için toplumsal ve siyasal bir destek sağlama eğilimindedir. Diğer bir ifadeyle, bu sınıfın üyeleri, kapitalist generallerin liderliğini derhal kabul eden bir ordu oluşturmaktadır."       Sweezy bu satırları 1946 yılında yazmıştır. Ve bugün, yani 64 yıl sonra, "yeni orta sınıf", Prof. Dr. Sencer Ayata’nın CHP yönetiminde yer almasıyla ülkemizin gündeminin ilk sıralarına yerleşmiştir. Hatta Sencer Ayata "yeni orta sınıf" teorisinin ilk kurucusu olarak sunulmuştur...
Yaşasın 1 Mayıs!
      Şimdi Taksim Meydanı, AKP’nin inayetiyle, lütfuyla konfederasyonlara açıldı.
      Şimdi devletin resmi güvenlik güçleri ortalıkta fazlaca görünmez olurken, “asayişi” konfederasyonların görevlendireceği ve tek tip giydirilecek olan “özel güvenlik gücü” sağlayacak.
      Bu, 1 Mayıs’ı Taksim’de “kutlama” karşılığında AKP’ye verilmiş bir destektir. Açık ifadesiyle, konfederasyonlar, özellikle DİSK ve KESK, Taksim “ödülü”yle AKP’nin ayağına dolanmama, AKP’nin muhalifleriyle işbirliği yapmama sözü vermişlerdir. Daha da vahim olanı, yapılan bu gizli pazarlıklar “kazanım” olarak sunulmaya çalışılmaktadır.
      DİSK başkanının şu sözleri hiç unutulmamalıdır: “(Kutlama) uzun sürünce, katılan işçi arkadaşlarımızın da dikkati dağılıyor. Bununla birlikte kontrolün radikal grupların eline geçme riski artıyor.”
      İnsanlık tarihi, işçi sınıfının mücadele tarihi böylesine pazarlıklarla satışların yapıldığı olaylarla doludur. Tarih, ne kadar öğretici olursa olsun, ondan ders alınmazsa, bir kez daha yaşayarak öğretir.

Kurtuluş Cephesi, 114. Sayı


      Önce insanların pratik faaliyetinin ürünü olan ve somut gerçekliği kavramalarına hizmet eden kavramların[1*] içerikleri boşaltıldı. Bu kavramlar, kimi zaman "post-kapitalizm", kimi zaman "yapısalcılık", kimi zaman da "sivil toplumculuk" söylemleriyle içeriklerinden arındırıldı ve sıradan, alelade sözcükler haline dönüştürüldü. Ardından "yeni" kavramlar "icat" edildi ve içeriği boşaltılmış kavramların yerine ikame edildi.
      Örneğin, 1982 bankerzedeliğe yol açan "mevduat sertifikası" kavramı unutturulurken, "repo" piyasaya sürüldü. "Mevduat sertifikası"yla dolandırılmış ve büyük acılar çekmiş bir toplum, ne olduğunu bilmediği, ama "mevduat sertifikası"nın diğer ifadesi olan "repo" kavramıyla "tanıştırıldı". Böylece 1982’de yaşanılarak öğrenilmiş olan gerçekler kolayca işe yaramaz hale getirildi, "mevduat sertifikası"ndan zarar görmüş olan yüz binlerce insan, bir kez daha varlıklarını "repo"ya yatırdılar. Ve bilindiği gibi, 2001 kriziyle birlikte "repo"ya yatırılan varlıklar da büyük ölçüde buharlaştı.
      Aynı şey, devrim kavramının başına geldi. Her ayrıksı durum, her farklılık "devrim" olarak tanımlandı. Toplumsal devrim kavramı da, bu içeriksizlikle birlikte anlamını yitirdi. Artık her önüne gelen devrimden söz edebilir oldu ve herkes "devrimci" kesildi. "Değişmeyen tek şey değişimdir" denilerek, döneklik, ihanet, ilkesizlik baş tacı edildi...

Kurtuluş Cephesi, 113. Sayı


      Genel söylemle, "sol", herkesin bildiği gibi belirsiz ve niteliksiz bir sözcüktür. Özel olarak bir sınıfın siyasal bir tutumunu tanımlamaz. Ancak devrim mücadelesinin her legal faaliyeti (legalizm değil), hemen her durumda bu belirsiz ve niteliksiz sözcüğü kullanmak durumunda kalmış ve giderek de bunu kavramlaştırmıştır.
      Ülkemizde önce İsmet İnönü'nün "ortanın solu"yla "halka açılan" "sol" sözcüğü, 1968'den sonra, bir yandan devrimci gençlik (Dev-Genç) mücadelesiyle, diğer yandan Ecevit'in "demokratik sol"uyla kitleselleşmiştir. Devrimci sol, kendisini Dev-Genç'le simgeleştirirken, legal ve düzen içi sol Ecevit'in CHP'siyle özdeşleşmiştir. Devrimci hareket, THKP-C ve THKO'nun 1971-1972 yıllarındaki silahlı mücadelesiyle, açık biçimde legal ve düzen içi soldan ve solculuktan kesin çizgilerle ayrılabilir bir niteliğe ulaşmıştır.
      12 Mart, 12 Eylül, Turgut Özal'lı yıllar, Sovyetler Birliği'nin dağıtılması, "globalizm" propagandası sürecinden geçilerek 2000'li yıllara gelindiğinde, sol, artık devrimci soldan, devrimci hareketten daha çok, solun "renkleri", "çeşitleri", "söylemleri" gibi "bir şeyler"le ya da düpedüz "halkın devrimci solu" "gibisinden" bir şeylerle karmakarışık olmuş, sınır çizgileri silikleşmiş ve çoğu alanda tam olarak yok olmuştur.
      1990'ların başlarında, "kimlik arayışı"yla, "önce birey olmak" öne çıktıkça da, solun örgütselliği, örgütsel niteliği de ortadan kaldırılmıştır. Neredeyse her dernek, "inisiyatif", "platform", "kolektif" vs. devrimci siyasal örgütlenmenin yerini almıştır. Bu türden "muğlak" ve "lose" oluşumlar, yeni yetişen kuşak tarafından "örgüt" olarak algılanmış ve öyle kabul edilmiştir.
      12 Eylül öncesinin "solcu" küçük-burjuvaları, 12 Eylül sonrasında kendi çocuklarını (yeni kuşağı) "sen önemlisin" masallarıyla büyütürken, "bireysellik", "kimlikçilik", "köken arayışı" vs.'ler sınıflar üstü bir konuma ulaştırılmıştır.
      Bu ortamda ve bu hava içinde 2000'li yıllara girildi.

Kurtuluş Cephesi, 112. Sayı

      Başbakan Erdoğan: Açılım için Yıl Sonuna Kadar Bekleyemeyiz
      14 Ağustos 2009 – Erdoğan, sürecin ne zaman tamamlanacağına ilişkin, "Çok uzun sürmeyecek" ifadesini kullandı. Erdoğan, bir gazetecinin "Nisan olur mu?" sorusu üzerine "Nisan’a kalmayız. O kadar rahat değiliz" yanıtını verdi.
     
      24 Ekim 2009 (Sabah) – "ABD askerleri çekilmeden PKK tasfiye edilecek" diyebilir miyiz?
      ABD Ankara Büyükelçisi – "Umarız ki bu konu bitecek. Biz çekilmeden önce Türkiye bu konuyu bitirecek. Askeri, siyasi, diplomatik çaba gösteriyoruz. Türkiye, Irak, ABD bu sorunu bitirmek için beraber çalışıyor. Bir an önce PKK tehdidini bitirmek istiyor. Ancak tek bir tarih yok. Ne kadar erken olursa o kadar iyi. ‘Şu tarihe kadar bu iş bitmeli’ diyemiyoruz. Başarılı olamazsak alternatif siyaseti bugünden arayıp bulacağız."
     
      23 Ekim 2009 (Murat Yetkin, Radikal)
      ABD Ankara Büyükelçisi – "...Geçtiğimiz günlerde PKK’nın üç bilinen ismi hakkında uyuşturucu bağlantısı nedeniyle Amerikan makamları tedbir aldı... Başka girişimlerimiz de var. Örneğin Danimarkalılarla Roj TV konusunu biz de konuşuyoruz. Irak’ta hem Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KBY), hem de merkezi hükümet ile bu konuyu sürekli görüşüyoruz. Birkaç gün önce Irak’ın kuzeyinde bulunan 25. Piyade Tümeni’nin komutanı KBY yetkilileri ile hangi yeni tedbirlerin alınabileceği üzerine bir toplantı yaptı. Dışişleri sözcümüz iki gün önce Türkiye’nin PKK’ya karşı atacağı adımları destekleyeceğimizi ilan etti."
     
      Coniler 25 Aralık’ta İncirlik’te
      26 Kasım 2009 (Akşam) – Irak’ta görev yapan 142 bin askerden 100 bininin Amerika’ya dönmek için kullanacağı İncirlik Üssü’ne 700 kişiden oluşan ilk kafile 25 Aralık’ta geliyor

Kurtuluş Cephesi, 111. Sayı


      Burada tek tek, hangi kesimin, hangi çıkar grubunun, hangi "aydın" bireyin, hangi siyasal partinin, hangi "sivil toplum kuruluşu"nun nasıl bir tutum aldığını ve bu tutumunu neye dayandırdığını özetlemek bile, neredeyse olanaksızdır. Ancak genel hava içinde, "açılım yanlıları" ile "açılım karşıtları" şeklinde ikiye ayrıldığını, yani kutuplaştığını söylemek pek yanlış olmayacaktır.
      Bu kutuplaşma içinde, AKP yandaşı medya ile "tarafsız" medya, "açılım yanlıları"nı insani, demokratik vb. söylemlerle "iyiniyetliler" olarak sunarken, "açılım karşıtları"nı statükocu, çağdışı, dünyadaki gelişmeleri görmeyen, "çözümsüzlüğü çözüm olarak gören"ler olarak sunar. Öyle ya da böyle, şu ya da bu gerekçe...
      Hangi kesim ve hangi gerekçe alınırsa alınsın, her durumda, "yanlılar" ile "karşıtlar", "açılımlara", yani olgulara nerede durup baktıklarına göre tutum belirlemektedirler.
      Evet, bu, nereden dünyaya bakıldığı sorunudur.

Kurtuluş Cephesi, 110. Sayı


      Sorunun adı, ne kadar "hoş" görünürse görünsün, yanlış konulmuştu. Dolayısıyla da buradan herhangi bir çözüm üretmek maddi olarak olanaksızdır.
      Sorun, "Kürt sorunu" değil, Kürt ulusal sorunudur. 19. yüzyılda Batı Avrupa'da büyük ölçüde çözümlenen, 20. yüzyılda "sömürgeler sorunu"yla birleşen ve 21. yüzyıla gelindiğinde "mikro milliyetçilik"le şekillenen, ama hala çözümlenememiş olan bir ulusal sorun.
      Ulusal sorun, eski dille ifade edersek "milli mesele", bir ulusal topluluğun kendi ulusal devletine sahip olma hakkı, kendi siyasal kaderini kendisinin belirlemesi hakkı sorunudur.

Kurtuluş Cephesi, 109. Sayı


      İstanbul valisi ve emniyet müdürünün muhatabı olarak ortaya çıkan "emekçi örgütleri", DİSK, KESK ve TTB "makul kalabalık"la "1977 katliamında ölenlerin anısına Taksim anıtına çelenk koymak" için, kendilerine eklemlenen "aydınlar" ve icazetli "komünistler"in eşliğinde Taksim'e doğru yola çıktıklarında, büyük "özveriler" ve büyük bir "irade" göstererek, "gazlanarak" hedefe ulaşmakta "kararlı"ydılar. Öyle de oldu.
      Taksim "feth" edildi.
      İstanbul'un fetih törenlerinde temsili "yeniçeri ve mehteran takımı" gibi Taksim'i feth eden bu "irade", Taksim'i feth etmenin coşkusuyla halaya durduklarında, "medyatik" söylemle, "marjinaller" Taksim'e ulaşabilmek için sokak aralarında çatışıyorlardı.

Kurtuluş Cephesi, 108. Sayı


      1 Mayıs gününün tatil ilan edilmesi, son Ergenekon operasyonuyla birlikte ele alındığında, tümüyle AKP saflarında yer alan "neo-liberal"lerin, "II. Cumhuriyetçiler"in dizayn ettikleri bir planın parçası olduğu açıkça görülmektedir. Açıktır ki, bu plan, "ortodoks sol"un iç yapısını ve oportünist-pasifist niteliğini bilen "eski marksist" neo-liberallerin tasarımıdır. Uygulayıcısı her ne kadar AKP olsa da, bu neo-liberal, globalizm yandaşı, ulusal-devlet karşıtı kesimin planı, "ortodoks sol"u kendi hesaplaşmasında tarafsızlaştırmayı amaçlamaktadır.
      Ulusal-devletçiler ile ümmetçi-globalist ittifakının çatışmasında "milliyetçilik karşıtı" "ortodoks sol"un ikincilerin saflarına kazanılması fazlaca olanaklı değilse de, tarafsızlaştırılması ümmetçi-globalist ittifak için bir kazanım olarak kabul edilmektedir.


  31 yıl sonra, bugün, “devrimci” ya da “solcu” konfederasyonların başını çektiği oportünistler, pasifistler ve her türden devrim kaçkınları 1 Mayıs’ı icazet altına almak için öne fırladılar.
  Kapatma davasıyla AKP’nin “köşeye sıkıştığı”na inanan, AKP’nin “demokrat görüntüsü”ne ihtiyacı olduğunu düşenen bu fırsatçılar 1 Mayıs’ı pazarlık masasına yatırdılar.
  Önce Abdullah Gül’den icazet almakla işe giriştiler. İçişleri bakanıyla yoğun bir görüşme trafiğine girdiler. Adalet Bakanı aracılığıyla F-Tipi cezaevlerine ilişkin “tavizler” bile verilebileceği mesajları verildi.
  AKP’nin istediği, solun ve işçi kitlelerinin kapatma davası sürecinde AKP’nin “kurşun askerler” rolü oynamasıydı.
  Konfederasyon ağalarının, sol legalizm kariyeristlerinin isteği ise, kendilerine inanırlığı artıracak bir gösteri olanağı tanınmasıydı.

Che

Ölüm,
nereden ve nasıl gelirse gelsin,
savaş sloganlarımız kulaktan kulağa yayılacaksa
ve silahlarımız elden ele geçecekse
ve başkaları yeni savaş ve zafer naralarıyla
ve de mitralyöz sesleriyle
cenazelerimize ağıt yakacaksa,
hoş geldi, safa geldi.

YAŞASIN 1 MAYIS!
1 Mayıs bir tarihtir!

  31 yıl sonra, bugün, “devrimci” ya da “solcu” konfederasyonların başını çektiği oportünistler, pasifistler ve her türden devrim kaçkınları 1 Mayıs’ı icazet altına almak için öne fırladılar.
  Kapatma davasıyla AKP’nin “köşeye sıkıştığı”na inanan, AKP’nin “demokrat görüntüsü”ne ihtiyacı olduğunu düşenen bu fırsatçılar 1 Mayıs’ı pazarlık masasına yatırdılar.
  Önce Abdullah Gül’den icazet almakla işe giriştiler. İçişleri bakanıyla yoğun bir görüşme trafiğine girdiler. Adalet Bakanı aracılığıyla F-Tipi cezaevlerine ilişkin “tavizler” bile verilebileceği mesajları verildi.
  AKP’nin istediği, solun ve işçi kitlelerinin kapatma davası sürecinde AKP’nin “kurşun askerler” rolü oynamasıydı.
  Konfederasyon ağalarının, sol legalizm kariyeristlerinin isteği ise, kendilerine inanırlığı artıracak bir gösteri olanağı tanınmasıydı.
Faşizm

Uludağ Üniversite'sinde Faşist Milislerin ve Devletin Resmi Zor Güçlerinin Saldırısı (10 Mart 2008)
Afyon Kocatepe Üniversitesi'nde Kaçırma ve İşkence (11 Ocak 2008)
İstanbul Üniversitesi'nde "Yurtsever" Öğrencilere Saldırı (27 Aralık 2007)
     

      Deniliyor ki, insanlar artık 12 Eylül öncesine dönmek istemiyorlar; şiddet istemiyorlar, kan ve gözyaşı istemiyorlar.
      Deniliyor ki, “orta sınıflar”, artık rahat, huzur, istikrar istiyorlar.
      Kimine göre “makul çoğunluk”, kimine göre nüfusun %99,9’u, yani “marjinal ve terörist” kesimler hariç herkes aynı şeyi istiyor.
      Böylece toplumun herhangi bir kesiminde ortaya çıkan her siyasal gerginlik, bu gerginliğe bağlı çatışma olasılığı ve çatışma durumları “Sonra 12 Eylül öncesine döneriz ha!” tehditleriyle yüzyüze getirildi.
      Akdeniz Üniversitesi’nde 6 Nisan günü meydana gelen “olaylar”da MHP’li faşist milislerin silahlı oluşları ve silah kullanması bir kez daha “12 Eylül öncesi” edebiyatını hortlattı.
      Hortlatılan sadece “12 Eylül öncesi” hayaleti değil, aynı zamanda “sağ-sol çatışması” hayaleti oldu. (...)
Faşizm
      Siyasal zor ise, oligarşik devletin asli işlevidir. Dolayısıyla faşist milislere karşı mücadele, her durumda oligarşinin siyasal zoruna karşı yürütülecek mücadelenin içinde yer alır. Bu yüzden, anti-faşist mücadele, anti-emperyalist ve anti-oligarşik mücadelenin ayrılmaz bir parçasıdır.
      Bugün faşist milis saldırılar karşısında devrimcilerin görevi, bu saldırıları püskürtmek, faşist milislerin emperyalizm ve oligarşi ile olan işbirliğini açığa çıkarmak ve faşistlerin "yükselen milliyetçilik" temelindeki ideolojik etkisini kırmaktır. (...)
      8 Mart 1857 tarihi, New York'lu kadın dokuma işçilerinin kitlesel biçimde greve gittikleri gündür.
      New York'lu kadın dokuma işçileri ne istiyorlardı?
      New York'lu kadın işçiler, işgününün süresine karşı çıkıyorlardı. Normal bir işgünü 12 ile 14 saat arasında değişiyordu. İstemleri, 8 saatlik işgünü ve kendilerine seçimlerde oy hakkı tanınmasıydı.
      Greve 40.000'nin üstünde kadın işçi katılmıştır....

      ... Mevlana yeniden keşfedildi. "Dün, dün ile gitti cancağızım, şimdi yeni şeyler söylemek lazım" denildi. "Dünyada değişmeyen tek şey değişimdir" sözü "magazin dünya"sının sakızı haline geldi. "Ülkücüler" değişti. Alpaslan Türkeş Nazım Hikmet'ten şiirler okudu. Mukaddesatçılar değişti. "Milli Görüş"çüler "yenilikçi" oldu. Tayip Erdoğan "Ben gelişerek değiştim, 30 yıl öncesinde kalmadım, çünkü çağdışı değilim" dedi. Herkesin ve herşeyin "değişti"ği kabul edildi. Değişmeyenler ise "dinazor" ilan edildi. "Değişim" sözcüğü öylesine büyülü hale geldi ki, "değişim"den söz eden herkes tüm geçmişinden ve "günahlar"ından arındırıldı. Artık geçmişten söz etmenin anlamı kalmadı. Anlamı kalmadığı için de, tarih unutulup gitti. İnsanlar "değişim" sözcüğünün büyüsüne kapılıp, tarihi, tarihsel olayları ve tarih bilgisini bir yana attılar. Ve sol, herkesin ve herşeyin değiştiğini kabul ederek "değişti". MHP'li faşistlerin "milliyetçilik ve faşistlik"ten, mukaddesatçıların "şeriatçılık"tan vazgeçtiklerine inanıldı. "Değişen" sol, "temel hak ve özgürlükler mücadelesi" adı altında "türban eylemleri"nde yer aldı. Devrim şehitleri için "mevlit" okutturuldu.
Kurtuluş Cephesi, 101. Sayı
      ... Takunyalı yeni YÖK başkanının üniversitelerin paralı olmasına ilişkin açıklamasının ardından "ezber bozan", "baskın basanındır"cı, "bağımsız sosyalist aday" ve nihayetinde Bodrum müdavimi Baskın Oran "Bedava Üniversite Ezberi" başlıklı yazısıyla YÖK başkanına "destek verdi". Bilen bilmeyen herkes paralı üniversite konusunda eteğindeki taşları dökmeye başladı.
      Ancak paralı üniversite "fikriyatı" sadece Baskın Oran'ın "desteği"yle sınırlı kalmadı. "Soyut bir gelecek için somut bugünden vazgeçilemez" teorisyeni Murat Belge ve Liberal Demokrat Parti, neredeyse aynı sözcüklerle takunyalı YÖK başkanına "destek" verdiler.
Kurtuluş Cephesi, 100. Sayı
... ... emperyalist dönem, emperyalistler arası yeniden paylaşım savaşları ile sömürge ve yarı-sömürge ülkelerin emperyalist sömürüden kurtuluş savaşları dönemidir. Sömürge ve yarı-sömürge ülke halklarının emperyalist sömürüden kurtuluş savaşları, aynı zamanda ulusal devletlerine sahip olma savaşı olmuştur. Bu yüzden, bu savaşlar ulusal kurtuluş savaşları olarak tanımlanır. Bugün Irak'ta, Afganistan'da olduğu gibi, emperyalist işgale karşı kurtuluş savaşlarıdır.

Kurtuluş Cephesi, 99. Sayı Bugün, 2007 yılına gelindiğinde, din, başlı başına bir siyasal ve ekonomik güç haline gelmiştir. Bir yandan emperyalizmle kurulan yeni "ittifak" sayesinde, diğer taraftan artan siyasal güçleri aracılığıyla finansman kaynaklarını sürekli geliştirmişlerdir. Bugün için, şeriatçı kesimler, gerek siyasal faaliyetleri için, gerek ekonomik ilişkileri için kendi finans kaynaklarına sahiptirler. Bu nedenle, bu finans kaynakları ortadan kaldırılmadığı sürece, onların gücünün sınırlandırılması ve tümüyle tasfiye edilmesi olanaksızdır. ... (...)
J. Stalin PRUSYA'DA karşı-devrim dönemi yalnızca "yıldırım ve gökgürültüsü"nü değil, ama hareket karşısında düşkırıklığını, ortak güçlere inançsızlığı da getirdi. Önceleri "parlak bir geleceğe" inanılmıştı, ve insanlar, milliyetlerinden [sayfa 7] bağımsız olarak, birlikte savaşıyorlardı: her şeyden önce ortak sorunlar! Daha sonra içe bir kuşku girdi ve insanlar, herkes kendi ulusal yuvasına dönmek üzere, birbirlerinden ayrılmaya başladılar: kimse kendinden başka kimseye güvenmesin! Her şeyden önce "ulusal sorun"!
Ve yukarıdan gelen kavgacı milliyetçilik dalgası, kendi "özgürlük aşkı" adına çevreden öcünü alan "iktidar sahipleri"nden gelen tüm bir baskılar dizisi, aşağıdan yükselen, ve bazan kaba bir şovenizme dönüşen bir milliyetçilik karşı-dalgasına yolaçtı. (...)
YÖK'ün kuruluşunun 26. yılı nedeniyle
Devrimci Gençlik'in yayınladığı bildiri (2007)

YÖK YÖK'ün kuruluş amacı, yani üniversitelerin apolitikleştirilmesi ve üniversite öğrencilerinin pasifikasyonu amacı büyük ölçüde gerçekleştirilmiştir. Bu amaç gerçekleştirildiği ölçüde, YÖK, başka amaçların gerçekleştirilmesinin aracı olarak varlığını sürdürmüştür. Varoluş nedeninin dışına çıkan her araç gibi YÖK de, yeni amaçlarla yeni işlevler üstlenmiştir. Sol, revizyonizmin ve legalizmin mevcut düzenin "kabulünün asgari koşulu" olarak sunduğu "asgari talepler listesi"nin başına YÖK'ü yazarak, YÖK karşıtlığını yıllar boyu sürdürürken, bu değişimin ortaya çıkardığı farklılıkları göremez hale gelmiştir. (...)
Sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi üzerine
Devrimci Gençlik'in yayınladığı bildiri (2006)

1980’lerde ABD’de “sağlık hizmetlerinin rasyonalize edilmesi” sloganıyla başlatılan bu bireyselleştirme ve özelleştirme uygulaması, hastaneleri birer “şirket” olarak ele alıp, “hizmet maliyetleri”ne göre yeniden düzenlemeyi esas almıştır.
Türkiye’deki adıyla bu “sağlıkta dönüşüm programı”, sağlıkta “bireysel sorumluluk” ya da “yaşam tarzı sorumluluğu” adı altında koruyucu sağlık hizmetlerini bireyselleştirmeyi amaçlar.
Sağlıkta “bireysel sorumluluk”, bireylerin koruyucu hekimlik ve koruyucu sağlık hizmetlerinin yerine “bireysel yaşam tarzı çözümleri” (diyet, spor, jogging, eksersiz yapma vb.) yoluyla, kamu sağlık hizmetleri ve kamu sağlığı bir yana bırakılmasından başka bir şey değildir. (...)

Ekim Devrimi 4 Haziran günü menşevik Posta ve Telgraf Bakanı Çeretelli kürsüye çıktı ve şöyle konuştu:
"Şu anda hiçbir siyasi parti, 'iktidarı bize verin, yerinizi biz alalım' diyecek durumda değildir. Rusya'da böyle bir parti yoktur."
Bu sözler üzerine Lenin, yerinden şöyle seslendi:
"Evet, böyle bir Parti vardır!." (...)

Denizler... THKO I Nolu Bildirisi:
"Devrimciler:
Barışçıl şartlar içinde mücadele metodlarını bırakınız. Halk kitlelerini kurtuluşa götürecek olan şiddet politikasını temel alan silahlı mücadeleye, Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu'nun saflarına katılınız. Ulusal kurtuluş savaşının haklı bayrağını emperyalizmin saldırgan politikasına karşı hep beraber dalgalandıralım. ..."